Türkiye’yi sarsan yolsuzluk operasyonları ile ilgili inşaat ve imar alanlarında da ciddi iddialar var. Yazılarında konuyu geniş ölçekte ele alan Mustafa Sönmez’e biz de geniş ölçekten sorularımızı sorduk.
İnşaat ekonomisi ile yolun sonuna gelindiğini belirten Sönmez, Kanal İstanbul, 3.Köprü, 3. Havaalanı gibi projelerin de ekonomideki çaresizliğin ürünü olduğunu söyledi. Sönmez, yolsuzluk operasyonlarının AKP ve Cemaat arasındaki çekişmeden kaynaklandığını belirterek ilginç bir de tespit yapıyor: “Gezi direnişi Cemaate operasyonlar için cesaret verdi.”

Serkan Ayazoğlu: Başlayan yolsuzluk operasyonları kimileri tarafından devlet krizi olarak adlandırılıyor. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?

Mustafa Sönmez: AKP 11 yıldır tek parti iktidarı. Dokunulmazlık gibi bir güç sendromu yaşadığını söyleyebilmek mümkün. Bunun da etkisiyle yasama, yürütme, yargı tekeline doğru ilerliyor. Bu noktaya gelirken de adım adım bütün sistemi kontrolü altına alacak, güçler ayrılığını, muhalefeti etkisiz bırakacak ya da kendi etkisi altına alacak bir rota izledi. Burada da tek başına değildi. Bilindiği gibi AKP, Milli Görüş’ten ayrılan Erdoğan ve Gül ikilisinin Fethullah Gülen Cemaati ile koalisyon olarak oluşturduğu bir iktidar. Dolayısıyla bugünlerdeki çatışmaya kadar aslında bir koalisyon iktidarından söz edebiliriz. Buradan nasıl bir yol ayrımına geldiklerinin nedenleri farklı.

Mesela…

İktidarın paylaşımında bir anlaşmazlık var. Erdoğan’ın tek adam olma gayreti diğer tarafı endişelendiriyor. Kendilerini dışlanmış hissediyorlar. İktidardan pay istiyorlar. Arkada da bıraktıkları çok ciddi yolsuzluklar ve hukuksuzluklar var. Bunları bilmiyor değiliz. Ekonomik olarak da geride özellikle inşaat sektörü ile ilgili olarak çoğumuzun bildiği ama yeterince yargının sorgulamadığı, yargıya gitmeyen, Sayıştay’dan kaçırılan bir dizi yolsuzluk ile usulsüzlük olduğu da biliniyordu.

“FİLLER TEPİŞTİ, YOLSUZLUK YARGIYA TAŞINDI”

Peki, bugün hesap sorma adına değişen nedir?

Bugüne kadar hesap soramamak diye bir durum vardı. Ne yazık ki bu hesabı sormak bunların ortaklıklarına kaldı. Yolsuzlukların ortaya çıkması kendi içlerindeki bilek güreşi vesilesiyle oldu. Yargıda ve emniyette kadrolarını yerleştirmiş, büyütmüş olan Cemaat, AKP’nin yolsuzluk gibi yumuşak karnının farkındaydı. Buradan hücum ederek kendisine dershaneler üzerinden yönelmiş etkisizleştirme operasyonuna bu şekilde karşılık verdi. Bu iki kanadın arasındaki kavga meselesinin bugün yapılan bir hamle olmadığının, en azından hazırlığının bugün yapılmadığını bilmemiz gerekiyor. Bağımsız bir yargı olsaydı bunun hesabını çok daha evvelden sorardı. Ancak yolsuzlukların iki filin tepişmesinden ortaya çıkması bir şeyi değiştirmez. Biz zaten yolsuzlukları biliyor, hesap sorulmasını istiyorduk. Şimdi bu trene Cemaat bindi diye biz bu trenden inemeyiz. Bizim için önemli olan ortaya pisliklerin dağılmasıdır. İran’a koyulan ambargo sonucu dönen tezgâhlar, inşaat-imar yolsuzlukları, özelleştirme, medya patronları ve iktidarın ilişkilerinde de çok ciddi kayırma var. Bu dört alanda müthiş hukuksuzluk, yolsuzluk var. Fil tepişmesi sonucu bu yargıya taşınmıştır. Bizim de bunun takipçisi olmamız gerekir.

“HALKTA CİDDİ GÜVEN KAYBI VAR”

Büyüme ve gelişmeyi engellemek isteyenler olarak yaftalanmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Tüm bu savunmacı durumlar, her şey ortadayken sahiplenme, meseleyi iktidara karşı komplo olarak adlandırma gibi son yaşadığımız olaylar ortada tahminlerimizin de ötesinde bir rüşvet olduğu gerçeğini gösteriyor. Doğru bir soruşturma ile kendilerine kadar gelineceği endişesi de var. Ben burada bizzat Başbakan’ın bilgisi dahilinde bir havuzda toplanan rüşvetler ve avantalar mekanizması olduğunu tahmin ediyorum. Despotluğa giden çürümüş tüm rejimlerde iktidar partisi kendi resmi parti bütçesinin paralelinde bir bütçe inşa ediyor. Bu bütçeyle sistemden bütün rüşvet avantalar toplanıyor. Buradan bütün harcamalar yapılıp, güçleniliyor. Bu havuz partiyi ayakta tutmak, partiyi destekleyen medya organlarını beslemek ve hukuk yoluyla gösterilemeyecek harcamaları karşılamak için kullanılıyor. Ben burada şimdiye kadar rüşvet belgelerinin tek bir bakana, akrabasına, banka müdürüne, müdürün kişisel tasarrufuna ait olabileceğine inanmıyorum. Başbakan’ın bu kadar her şeyden haberi varken, uçan kuşu bilirken, kimse böyle işlerden para yiyemez. Böyle olsaydı niye sahiplensin? Derdi ki, “Ben de karşıyım rüşvete, çıksınlar yargı önüne ve hesap versinler.” Çok ciddi bir güven kaybı oluştu halkta. Çırpınışlar bir şey ifade etmeyecektir.

“GEZİ CEMAATE OPERASYONLAR İÇİN CESARET VERDİ”

Sizce muhalefet partilerinde de bir eksiklik söz konusu değil mi?

Etkisiz kaldılar. Mecliste muhalefet hukuksuzluklarla baş edemedi. Bir taraftan yasama etkisiz hale getirilirken, bir taraftan da medya kontrol altına alındı. Medya etkili olabilirdi, bu karanlıkları ortaya çıkarabilirdi. Her tür muhalefete karşı acımasızca davrandılar. Burada yasama da, muhalefet partileri de, aydınlar da ve üniversiteler de sindi. Ama bu korku duvarı Gezi direnişi ile yıkıldı, kırıldı. Gezi direnişi, herkesin dilini çözen, korku eşiğinin geçildiği, herkesin yeter artık dediği bir yer oldu. Bu hükümetin kimyasının bozulmasını sağladı. Cemaatin operasyonlara cesaret etmesi bile bence Gezi direnişi ile oldu.

Cemaatin operasyonlar için Gezi direnişinden beslendiğini ve cesaret aldığını mı söylüyorsunuz?

Bence öyle oldu. Gezi direnişi öyle bir etki yarattı ki şimdiye kadar böyle bir hamleye kalkışmaya endişesi olanlar, zamanlama ve atacakları adımın sonuç verip vermemesi yönünden endişeliydiler. Bu iktidarın bu kadar despotik bir yapıya dönüşmesinde bir dış koruma var. Özellikle Amerika ve Avrupa Birliği etkisi var. Bu iktidara dışarıdan bir şemsiye getirildi. Denildi ki; “Ortadoğu’da ‘Ilımlı İslam’ modelini uygulayabilecek bir heyet var ve bunlar aynı zamanda bütün bölgede ‘Radikal İslama’ karşı örnek olabilirler. İçerde Irak işgali sırasında Amerika’ya güçlük çıkaran orduya da zorluk çıkarıyorlar. Geleneksel yargıyı, sivil bürokrasiyi, anti Amerikancı yapıyı da pasifize ediyorlar. Ekonomi olarak da İMF politikalarıyla uyumlular.” Bu varsayımlarla Amerika bu iktidarın arkasındaydı. Birkaç yılda kendine büyük güçler vehmeden iktidar Amerika’nın da hoşuna gitmeyen işler yapmaya başladı. Ortadoğu’da büyük olma iddiası ile her ne kadar şimdilerde bizim öyle bir iddiamız yok deseler de Amerika’ya bu kuşkuyu saldılar. Bölgede Amerika’nın politikaları dışında Suriye, Irak, Mısır’da bölgesel güç olma yolunda atılan adımlar Amerika’nın kulağına kar suyu kaçırdı. Amerika’nın partneri olma özelliğini yitirdiler. Amerika şunu da gördü, bu iktidar içeride çok ciddi bir kutuplaşma yaratıyor. Gezi direnişi ile birlikte bu kutuplaşma bir devrim kazasına bile yol açabilir. Tüm bunlara bağlı olarak da AKP’nin arkasında durmaktan vazgeçti. Cemaat dış halkanın da AKP’nin arkasından çekildiğini görünce, Gezi ile beraber ciddi bir yıpranma da ortaya çıkınca zamanlama buraya bırakıldı. Seçimlerin yaklaşması da bunda etkili oldu. Gezi meselesi Cemaat’e cesaret vermiştir. Çünkü iktidarı yıprattı, dış dünyada imajı çizdi. İçeride kamuoyu korkularını aştı. TÜSİAD konuşmazken birden konuşmaya başladı. Doğan Grubu farklı bir noktaya geldi. Bunun üzerine de cemaat hamlesini yaptı.

“AKP ŞANSLI BİR KONJONKTÜRE DENK GELDİ”

Türkiye ekonomisinin inşaat odaklı olduğu ve bunun yarattığı sakıncalar dile getiriliyor. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

AKP 2002 yılında çok şanslı bir konjonktüre denk geldi. Çünkü iktidar olduğunda bir önceki koalisyon hükümetinin 2001 krizine dair bütün problemleri çözdüğünü gördü. AKP, Kemal Derviş ve IMF işbirliğinde hem kamu maliyesine dair pürüzler giderilmiş hem bankacılık sistemi elden geçirilmiş, hem de özelleştirmenin önü açılmış bir ekonomi devraldı. Dış dünyada da iyi bir konjonktür vardı. Likit bolluğu vardı ve bu para gidecek adres arıyordu. Dolayısıyla bir anda AKP iktidarı dışarıdan kaynak para çekebilecek zaman aralığında iktidara gelmiş oldu. Türkiye ekonomisi kendi kaynaklarıyla büyüyemiyordu. Ekonomi birikim yapamıyor, kendi sermayesi büyümeye yeterli olmadığı için dış kaynak kullanıyordu. Dış kaynağın gelebilmesi için de ekonomik istikrar iklimi olması gerekiyordu. Bu iklim 2002′den sonra tesis edildi. Dolayısıyla gümbür gümbür yabancı sermaye gelmeye başladı. Kimisi borsaya geldi, kimisi doğrudan yatırıma geldi. Özelleşme projelerine katıldılar, Türkiye’deki bankaları satın aldılar ve kısmi olarak yeni yatırırım da yaptılar. Ama bankalar daha çok Türkiye’ye kredi açtı.

“KAYNAKLAR AKILLI KULLANILMADI”

Peki, Türkiye bu süreci nasıl değerlendirdi?

Bu kaynak iki türlü kullanılabilirdi. Akıllı kullanım, bu kaynağın döviz kazandıracak şekilde değerlendirilmesiydi. İhracata dönük sanayi yatırımlarında kullanılabilirdi. Akılcı bir turizm, lojistik vs yatırımları olabilirdi. İkinci kullanım biçimi ise bu kaynağı iç pazara dönük yatırım olarak değerlendirmekti. İlki bir fırsattı ama bu yapılmadı, işin kolayına kaçılarak iç pazara dönük yatırımlar yapıldı. Bunun başında da inşaat geliyordu. Hükümet inşaatı biraz da TOKİ eliyle başlattı ve TOKİ’yi lokomotif haline getirdi. TOKİ üstünden özellikle prestij yatırımlar ciddi bir çekici güç oldu. Aynı zamanda İstanbul’u küresel kent yapmak için gerekli altyapıyı, uluslararası sermayenin ilgi göstereceği ofis yatırımlarını sağlamak hedefiyle kaynaklar birden bire inşaat sektörüne yöneldi. Sektör neredeyse teşvik gördü. Dışarıdan gelen kaynakla üretim yapılıyor, vergi ile hazineye kaynak giriyor. Bu vergi ile birlikte kamusal yatırımlar ilerliyor. Marmaray gibi muhtelif altyapı yatırımları, kısacası belediye yatırımlarının hepsi dış dünyadan gelen kaynak ve yarattığı vergi imkanı ile yürütülüyor.

“SANAYİCİLER BİLE İNŞAATA YÖNELDİ”

Yani…

Dolayısıyla 11 yılın sonunda 600 milyar dolarlık inşaat harcaması olduğunu tespit ediyoruz. Bunun üçte birini kamu, üçte ikisini özel sektör yapmış. Ortaya öyle bir şey çıktı ki, inşaat kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görülürken, yılların sanayicileri, iş dünyası bile bundan geri kalmamak için yarıştı. Vestel örneğini ele alalım. Kara yollarının arsasının üzerine binayı kondurdular. TOKİ müteahhitliği dışındaki diğer büyük inşaat faaliyetlerini ele alırsak bu sektöre girmeyen kalmadı. İnşaat belirleyici sektör haline geldi. Sanayi ise çimentodan tutun diğer malzemelere kadar bunlarla dönmeye başladı. Taş ocakçılığı, mermer gibi sektörlere de hareketlenme geldi. Ama unutulan şudur ki, bunların hepsi iç pazara dönük faaliyetlerdir. Bina ve konut yapıyorsunuz, bunu dışarıya satmıyorsunuz. Bu size döviz kazandırmıyor. Üstelik buna karşılık döviz harcatıyor. Yılda satılan gayrimenkulleri alt alta koysanız üç milyar dolar ediyor. Halbuki sanayi ihracatınız 100 milyar dolar. Demek ki gayrimenkulle döviz kazanamıyorsunuz. Ortaya dışarıdan kaynak harcayan ama döviz üretemeyen, cari açığın arttığı bir Türkiye çıkmış oldu. Bunda da bu inşaat sektöründe yaşanan abartılı vurgunun iktidarın ayağına dolanan en önemli etkenlerden birisi olduğunu düşünüyorum.

“KUZEY ORMANLARINA GİRMEK ÇARESİZLİK”

Mega projeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu projelerin aslında acilen durdurulması gerekir. Çünkü kentin anayasası sayılan çevre planlamasına aykırı. Öncelikle burada hukuksuzluk var. Bir çevre katliamı var. Her şeyden önce Kuzey Ormanları, su kaynaklarının korunması, şehrin bu tarafa yayılmaması için alınmış kararlar var. Ne kadar ilerlerse ilerlesin 3. Köprü’nün, 3. Havaalanı’nın, Kanal İstanbul gibi felaketlerin de durdurulması gerekiyor. Bunlar çaresizlik, tükenmişlik sonucu başvurulan projeler. Başka bir şey üretemiyorlar. Bu saatten sonra ihracatçı, sanayici olmak zorlaştı. Bu 10 yıl önceki bir fırsattı. Sanayi Anadolu’daki küçük, orta ölçekteki firmalara bırakıldı. Büyük firmalar sanayi yatırımı yapmadılar. İşin kolayına kaçıldı. Sermayede birikimin devam edebilmesi için “gittiği yere kadar” deyip bir kulvardan yürümek istediler. Varsa yoksa İstanbul’un rantını biraz daha köpürtmeye, oradan yol almaya kendilerini mecbur hissettiler. Bütün risklere rağmen kuzeye girmeyi göze aldılar. Dolayısıyla bu bir çaresizlik.

“ÇEVRE, KENT KONULARI AYAKLARINA DOLANIYOR”

Kamu-özel ortaklığı modeline nasıl yaklaşıyorsunuz?

Burada da yaptıkları aslında bu yüzük taşını göstererek yabancıları çekmektir. Bütün bu projelerde kamu-özel ortaklığı diye bir model uygulanıyor. Bu modelde devlet hizmeti almayı garanti ediyor. Bu “Sen bu köprüyü ve işi yap. 50 yıl senden bu hizmeti alacağım. Hatta bunun yanında sana oralarda başka rant getirecek hizmeti yapmana da izin vereceğim” demek. Bunu alan firmalara bu işi birlikte kotaracak yabancı yatırımcı bulup getirmeleri mükellefiyeti getiriyor. Bu kamu özel ortaklığı hikayesi yabancılara da cazip geliyor. Neden? Çünkü alıcısı hazır. Köprü yapıyorsun ve devlet sana şu kadar fiyattan olacağını, ne kadar araba geçeceği garanti ediyor. 3. Havaalanı başta yoktu. Köprü vardı ve köprüye alıcı bulabilmek için, daha cazip hale getirebilmek için çekici olsun diye vitrine havalimanı da koyuldu. İki tane uydu şehir, Kanal İstanbul Projesi birbirini etkilesin, yabancılarla beraber mega projeler kotarılsın sermaye birikimi devam etsin isteniyor. Burada ne çevre ne hukuk ne de kent kaygısı yok. Hiçbiri kale alınmıyor ama ayaklarına dolanıyor.

“MEGA PROJELERİN AKAMETE UĞRAMASI MUHTEMEL”

Peki, projelerin finansal açıdan geleceğine dair öngörünüz nedir?

Başlarındaki belaları atlatsalar bile dünyadaki hava döndü. Amerika’da para politikası değişti. Birdenbire Türkiye gibi ülkelere gelen yabancılar yüzlerini başka tarafa çevirdi. Sermaye akışı artık kolay değil, yabancılar bu politik krizle beraber daha çok çıkıyorlar. Birden bire döviz kuru patladı ve hiç tahmin etmedikleri yere geldi. Bütün bunlar Türkiye’ye kaynak akışını zorlaştırıyor. Bu durum bütün bu projelerde dönen hukuksuzlukların, yolsuzlukların aynı zamanda ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Her türlü çevre, kent katliamının sorgulanmasına neden olacaktır. Aynı zamanda iktidarın çok büyük güç kaybıyla beraber mega proje dedikleri işlerin de akamete uğraması muhtemeldir.

“KAPİTALİZM GİDECEK BİR YERİ OLMAYINCA DOĞAYI VE İNSANI ÇÜRÜTÜR”

Ama projeler dursa bile Kuzey Ormanları erimeye devam ediyor…

Suç işliyorlar. Başbakan da zamanında buna cinayet dedi. Kapitalizm böyle bir şeydir. Gidebildiği kadar gider, engel çıktığında da doğayı ve insanları çürütür. Çünkü başka gidebilecek yeri kalmamıştır. İktidarın durumu da böyle. Başka gidebileceği yeri kalmadığı için betonlaşma yoluna gittiler ve ayaklarına dolaştı. Bakın benzer bir inşaatla ilgili olmayan serüven Kürt bölgesindeki petrollerle ilgili. O bölgenin petrollerini alıp faydalanmak için Kürt Bölgesi ile Bağdat’ın arasını açmak, giderek Kuzey Kürdistan’ı oradan koparıp Türkiye’ye bağlamak gibi aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi gibi serüvenlere girdiler ve Amerika’ya çarptılar. Amerika çok ciddi bir uyarı yaptı.

“POLİTİK KRİZDEN EKONOMİK KRİZE DOĞRU GİDİŞ VAR”

“AKP inşaatla anılıyor ve öyle anılacak” demişsiniz. Sürdürülebilirliği nedir bu durumun?

Bence daha fazla gitmez. Bunun için zaten Kuzey Ormanları’na girme peşindeler. Artık sona geldi ve dibini kazıyorlar. Ortada çok ciddi bir konut stoku var. Bu kriz ile beraber konut stoku nasıl eritilecek? Yükselen döviz kuruyla nasıl baş edilecek? Bütün inşaat firmaları dışarıdan kredi kullandılar, tahminleri dolarları 1,80 ile ödemekti. Şimdi 2,20 TL ile ödemek durumunda kalacaklar ve ödeyemeyecekler. Önümüzdeki günlerde bilançolara çok ciddi kambiyo zararları yazılacak ve şirketler başladıkları işleri bitiremeyecekler. Böylelikle ellerindekilerini satmakta zorlanacaklar. Dolaysıyla bu politik krizden ekonomik krize doğru bir gidişat var.