(Cihan Uzunçarşılı Baysal/Karşı – 19 Mart 2014)

Nasıl bir ironiydi ki, Ayazma mezarlığının Ağaoğlu’nun lüks My World Europe projesine yol geçirmek üzere yıkılışını anlatan yazımız gündelik bir gazetenin Pazar ekinde yayınlandığı gün, Karşı’nın kent ve ekoloji haberlerine ayırdığı ve her Çarşamba yazdığımız son sayfada Ağaoğlu’nun arsız sırıtışı ile karşılaştık!

Bezirganbahçe neresi?

Bugün My World Europe projesinin yükseldiği Ayazma, 2007’ye kadar, yoksulun, garibanın, zorla yerinden edilmiş Kürt nüfusların, ucuz kiralarla kente tutunanların eviydi. Arazi rantı artan bölgeye, Olimpiyat Stadı’nın inşası, sermayenin ağzını sulandıracak, Ayazma 2004’de dönüşüm alanı ilan edilecekti. Aynı koşullarda ucuz kiralık bulamayan kiracılar çadırlara mahkûm edilirken, hak sahibi kabul edilenleri de yeniden iskân edildikleri Bezirganbahçe TOKİ konutlarında yoksulluk, yoksunluk ve hak ihlalleri beklemekteydi. O zamanlar, neredeyse tüm TV kanallarından, ‘’Yaptım oldu, burası golf sahası şurası havuz burası…’’ lüks konut projesini reklamlayan Ağaoğlu, Ayazma kiracılarının hak mücadelelerinin de anlatıldığı Ekümenopolis belgeselinde, Bezirganbahçe’deki mağduriyetleri gündeme getiren yönetmen İmre Azem’e bön bön bakarak ‘’Bezirganbahçe neresi?’’ diye soruyordu.

Sürgün mimarı
Arabalarını kadın, kadınlarını araba bellemiş, el attığı her varlığı metalaştırma, kentin her bir santimetrekaresini pazarlama uzmanı, beyaz atlı prens rolünde kentin en değerli ormanını bir başka talan projesine açmaya uğraşır, emsal artırımı için iktidarla ahlaksız pazarlıklarını sürdürür, mahkeme kararlarına da bir ‘’yaptım oldu!’’çakarken, Bezirganbahçe’yi nerden bilecekti! Alt gelir grupları, kent yoksullarını çeperlere sürgünün mimarı, kendini karikatürleştirerek failliğini gizlerken, gazete sayfalarından, TV kanallarından, bilbordlardan ve ne yazık ki adil kent sayfalarımızdan da yaşamımıza arsızca sızıyor. Yarım yamalak Türkçesiyle ‘’My World Your World’’ paralayan sarışın cazibesi, ağzını her açtığında bizler kendi kentimize biraz daha Fransız kalıyor, biraz daha sürgün oluyoruz. Ağaoğlugillerin projeleri kenti ele geçirdikçe, Gezi’den inşa etmeye durduğumuz kent biraz daha zorlaşıyor.

Özgürlük kaleleri işgal ile kurulur
Müdahale ismiyle cismiyle gazetenin sayfasında var olurken, kelamlarımızı reklamıyla işgal ederken yayın çizgisine müdahale edilmese ne yazar? Nasıl bir paradokstur ki, özgürlük kaleleri de işgal ile kurulur, Gezi gibi. Tam da bu yüzden, hangi düşüncenin nereyi nasıl işgal ettiği önem kazanır çünkü işgal edilen mekân yaşamı da şekillendirir. Eğer mücadelemiz adil, eşitlikçi, özgür, demokratik bir kent ise, ‘’Bize reklam veren hiçbir şirketi ayırmadan kabul etme yolunu izliyor, esasen bunu yaparak gayet normal bir strateji izliyoruz…” sözleri, günü kurtarma pragmatizmidir. Böyle bir strateji normalleştirildiğinde, idealler birer ikişer çarpılanır; kaleler ve elbette özgürlük kaleleri de içerden fethedilir çünkü. Bu nedenle, ‘’editöryel bağımsızlık ve mali dengeler ayrı şeyler’’ değil, birbirlerini besleyen şeylerdir. Sermayenin kendini aklama, yıkama ve kamuoyu gözünde muteber kılma mekanizmalarının akıl almaz bir çeşitliliğe büründüğü çağımızda, bilcümle sürgün, talan ve yağma projesine ‘’Karşı’’ duruyoruz derken, faillerin boy – boy reklamlarını yayınlamak, bizlerin kalemi, emeği üzerinden kazanılan okuyucuların bu faillerin tüketicilerine dönüşmeleri ya da failliklerinin okuyucu gözünde olağanlaştırılmalarıdır ki her ikisi de aynı kapıya çıkar; değerleriniz içten içe ele geçirilmiştir. Faust kendini şeytana bir kez satar!

‘’Sarı ormanın içinde yol ayrımına geldim /Ne yazık ki her iki yoldan da gidemezdim / /Ve ben daha az yürünenine saptım /Ve bütün olanlar da bu yüzden oldu’’, der şair Robert Frost. Gönüllü katkımızla Karşı’da yer aldık çünkü daha az yürünen yoldan gideceğini düşündük, inancımızı koruyarak devam derken umuyoruz ki eleştirilerimiz yerine gitmiş olsun.