(Pınar Öğünç/Radikal – 7 Nisan 2014)

Köprü ama aslında büyüme obsesyonun, rant ağının, tıraşlanan ağaçların, inşaatında ölenlerin, kayıp çocuktan Gezi paranoyası çıkarabilmenin anıtı.

2013’ün 29 Mayıs’ında, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi 560. seneidevriyesinde, şehrin kuzey sırtına denk düşen Garipçe ve Poyrazköy arasına gerilecek bir köprünün temeli atıldı. Büyük şölende hükümet tam takım temsil edilirken bir ara Başbakan kürsüden tastamam şu kelimelerle emir eyledi: “Köprücüyü de getirin.”

3 milyar dolara yap-işlet-devret modeliyle inşa edilecek üçüncü köprünün yabancı müteahhit ortaklarından teki geldi. Erdoğan, kendisinin mukabele edebileceği İngiliz dilinde haykırdı: “Quickly, quickly.” İki yıl sonra, fethin 2015 kutlamalarında muhtemelen bizzat kullanacağı bir otomobille köprüden geçmek arzusundaydı; çabuk çabuk bitirsinlerdi. Ortak, ‘Aksi halde kendi canıma kıyarım’ın altına kanıyla imza atmadığına şükür eylemeliydi.

‘Sağlam irade’ büstü

Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren çelik teyellerin üçüncüsü olarak bir kent ulaşım projesi olabilirdi bu. Kamu yararı, zararı yine tartışılırdı, fakat içinde trafik geçen cümlelerin sayısı daha fazla çıkabilirdi. Öyle olmadı. Üçüncü köprü bir anıta döndü.
Mega, çılgın sıfatlı projeleri birbirine bağlayan, bilhassa üçüncü havalimanı ve Kanal İstanbul planlarının lokomotifi olarak dev bir heykel gibi yükseldi bacakları. Rant odaklı kent tarumarının, merkeziyetçi zihniyetin ufaladığı belediyeciliğinin, kamuya kulaklarını tıkamış kent ve ülke idaresinin anıtı oldu. Sektörde ‘köprü ustası’ olarak anılan Fransız tasarımcısı eşsiz bir eser yarattıklarını söylüyordu. Fakat bakınca önce, diğer ustanın kalkınma, markalaşma, dev projelerle büyüme obsesyonunu gösteren bir esere dönüştü. Yurt sathındaki seçim mitinglerinde Başbakan’ın oy istediği ve köprüye yüzlerce kilometre ötedeki seçmenin de belli ki bundan etkilendiği bir icraattı. Köprü, ‘sağlam irade’ büstüne döndü. Yersek, 17 Aralık kapışması da bunu çekemeyenler yüzündendi.
Sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, bilim insanları, bu maksatla bir araya gelen kent sakinleri, Türkiye’nin dört tarafında tabiat yıkımına hassasiyet gösterenler, herkes meşrebince üçüncü köprünün çevreye, kente, ülkeye, ekosisteme, gezegene maliyetini anlatmaya çalıştı. İstanbul’un kuzey ormanları bağlantı otoyolları için çift bıçaklı jiletle tıraşlanırken, (nereye?) beş katı ağaç dikileceği taahhütleri verildi.

Bölgenin yerüstü ve yeraltı su kaynaklarına geri dönülmez biçimde zarar verecek olan Kanal İstanbul; altı adet pist için kağıt üzerinde aniden ‘su birikintisi’ne döndürülmüş 70 sulak alanı doldurmayı öngören üçüncü havalimanı projesiyle birlikte, yaratılan arazi rantının köprüsü oldu. Bu sebeple yerinden edilecek insanların, kökleri kuruyacak balıkların, havza kuşlarının, inşaatın başlayınca can havliyle Boğaz’dan yüzmeye kalkan yaban domuzlarının, bir hırsın hasarladığı ezcümle canlı takımının anıtı oldu üçüncü köprü.

Alevilerin canını acıta acıta, ismini Yavuz Sultan Selim koymaktaki ısrarla bir anıt oldu. Sanki suçmuş gibi eleştirenlerin ‘ideolojik’ davranmakla ‘düşman’ diye yaftalanmasının, ‘kıskananlar çatlasın’dan öte argümansızlığın otobanı oldu. Gezi olaylarını var eden nedenleri yok sayıp seçmende nefret mayalarken kullanılan yoldu; ‘bunların’ derdi üçüncü köprüydü, üçüncü havalimanıydı…
O nefret öyle tuttu ki, üç buçuk yaşında kayıp bir çocuğu aramaya seferber olanlar için ‘Aslında üçüncü köprü keşfine çıktılar’, ‘yeni Gezi planlıyorlar’ dedirten kötülüğün anıtına döndü.

İş kazası yoktur, iş cinayeti vardır. ‘Çabuk çabuk’ bitsindi. Üçüncü köprü, inşaatı sırasında iskelelerden düşüp de toprağa çakılan üç işçinin (Lütfi Bulut, Yaşar Bulut, Kahraman Baltaoğlu), bütün iş cinayetleri kurbanlarının anıtı oldu.

Üçüncü köprü değil, bu inşa edilen bir anıttır. Baktıkça bunları anlatacaktır; tarihe öyle nakşedilecektir. İstemeseniz de.