(Murat Biricik / Radikal İki – 11 Mayıs 2014)

Göçmen Yaban Hayvanlarının Korunması Sözleşmesi’ni 35 yıldır imzalamayan Türkiye, kuşların korunması konusunda da adeta bir “yalnız ülke”

Son dokuz yıldır, her Mayıs ayının ikinci hafta sonu ‘Dünya Göçmen Kuşlar Günü’ olarak kutlanıyor. Geçen yıl toplam 130 ülkede kuş gözlemi, eğitim çalışması, yarışma, sergi gibi türlü çeşitli etkinlikler yapıldı. Amaç, göçmen kuşların korunması için toplumda farkındalığı artırmak. Etkinliklerde bu yıl işlenecek tema “Hedef Göç Yolları: Göçmen Kuşlar ve Turizm” olarak belirlenmiş. Göçmen kuşların korunması, yerel kalkınma ve doğa gözlem turizmi arasındaki bağlantıların vurgulanması hedefleniyor.

Her yıl bir milyarı aşkın sayıda kişi ülkeler arası seyahat ediyor. Yaban hayatı, turizmin ne denli değerli bir öğesi ise göçmen kuşlar da doğanın o denli önemli bir parçası. İyi yönetilirse, kuş gözlemciliği ve kuş fotoğrafçılığı gibi popüler etkinlikler, hem insanların hem de göçmen kuşların yararına sonuçlar doğuruyor. İşte bu yüzden, bu yılki ekinliklerde bir yandan kuşların yaşam alanlarının korunması bir yandan da yöre insanları için doğayla uyumlu istihdam yaratma olanakları üzerinde duruluyor.

Neden kuşlar?

Böcekleri ve kemirgenleri kontrol altında tutmak, çiçeklerin tozlaşmasına ve tohumların yayılmasına yardımcı olmak, toprağı gübrelemek gibi ekolojik açıdan vazgeçilmez rollere sahip olmalarının yanı sıra kuşlar, hayranlık uyandıran güzellikleriyle sanat için de esin kaynağı.

Öte yandan kuşlar, çevredeki değişimlerin göstergeleri. Doğa koruma alanında çalışan biyologlar ve ornitologlar kuşlardan doğal “biyomonitörler” olarak yararlanır. Yani kuşların davranışlarında, üreme becerilerinde, nüfuslarında, bir arada yaşayan türlerde ne gibi değişimler olduğuna bakarak çevreye dair çeşitli bilgiler elde ederler. Sözgelimi, yaşam alanları parçalara bölündüğü veya yabancı türler tarafından işgal edildiği zaman neler olacağını araştırırken, suyun kalitesini veya denizlerde balık stoklarının durumunu izlerken, çevreyi kirleten ağır metaller, organoklorlar ve radyoaktiviteyi belirlerken kuşların kendilerine sunduğu ipuçlarına başvururlar. Bütün bu işler için neden özellikle kuşların kullanıldığına gelince: Bir kere, kuşları gözlemek ve tanımak nispeten daha kolay. Bu yüzden birçok ülkede amatör kuş gözlemcileri de iş başındadır ve “vatandaş bilimi” yaparak, uzmanların elde ettiği bilimsel verilere çok değerli katkılar sağlarlar. Ayrıca kuşlar, öteden beri iyi araştırılmış, haklarında çok şey bilinen, dolayısıyla yeni sorular sorup hipotezler kurmak, bunlara yanıtlar bulmak ve çözümler geliştirmek için uygun araçlardır. Mesela bizim kelaynakların da neredeyse sonunu getiren DDT’nin çevre açısından tehlikeli bir kimyasal bileşik olduğu, balık kartalı, kahverengi pelikan gibi kuşların sayılarında ve üreme başarılarında azalma belirlendiğinde ortaya çıkmıştı.

Türkiye’de koruma

Göçmen kuşlar açısından ülkemiz çok özel bir yer tutuyor. Üç kıtanın birbirine kavuştuğu coğrafi konumu dolayısıyla, bu kıtalar arasında yılda iki kez yaptıkları uzun yolculukları sırasında kuşlar için vazgeçilmez bir köprü işlevi görüyor. Kuşların zorlu seyahatlerini sağ salim tamamlayabilmeleri için yolda konaklamaları, dinlenip beslenmeleri ve güç toplamaları gerekiyor. Bunun için de çoğunun özellikle doğal sulak alanlara ihtiyaçları var. Çayır, bataklık gibi yaşam alanlarının yanı sıra bozulmamış kıyılara sahip göller ve akarsular kritik önemde, çünkü birçoğunun ancak buralarda etkili şekilde saklanması, beslenmesi ve gecelemesi mümkün oluyor.

Gündemimizdeki Dünya Göçmen Kuşlar Günü’nü, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından uygulanan iki uluslararası sözleşmenin sekreteryası örgütleyip düzenliyor. Bunlar, 1979 tarihli, Göçmen Yaban Hayvanlarının Korunmasına İlişkin Sözleşme (Bonn Sözleşmesi) ve Afrika-Avrasya Göçmen Sukuşlarının Korunması Sözleşmesi (AEWA). Bonn Sözleşmesi kapsamında kurulmuş olan AEWA, 1995’te Lahey’de imzalandı ve 1999’da yürürlüğe girdi. Odağındaki bölgede ( Avrupa, Asya ve Afrika) 119 ülke yer alıyor ve şu an itibarıyla bunlardan 71’i sözleşmeye imza koymuş durumda. Sözleşmeyle, yaşamları sulak alanlara bağlı 255 göçmen kuş türünün korunması amaçlanıyor.

Bonn Sözleşmesi’ne gelince, son olarak Kırgızistan’ın da katılmasıyla, imzacı ülke sayısı 120 oldu. Türkiye, halen sözleşmeyi imzalamamış neredeyse tek Avrupa ülkesi. Neredeyse diyorum, çünkü bizden başka, Bosna Hersek de şimdilik aynı durumda. Bir de, kayda değer doğal alanlardan yoksun minik devletler Andorra, San Marino ve Vatikan var. Oysa Avrupa Konseyi’nin 24.6.1982 tarihli kararına (82/461/EEC) göre, Avrupa Birliği’ne üye olmak istiyorsak, bizim de önce Bonn Sözleşmesi’ne taraf olmamız gerekiyor.

Tıpkı Kyoto’da olduğu gibi, belli ki Türkiye bu sözleşmeyi de imzalamaktan kaçınıyor ve bu tutumunu “sonuna kadar” sürdürmeye niyetli. Bunun sebebi tabii ki, göçleri sırasında hayvanların adeta denetlenemez bir şekilde avlanıp zehirlenmelerine, yakalanıp satılmalarına göz yummak olamaz. Ülkemiz sahip olduğu doğal alanlarına, en başta da sulak alanlarına, canlıların yaşamak için muhtaç oldukları varlıklar olarak değil, daha çok kalkınmada kullanılacak kaynaklar olarak bakıyor ve yatırım projeleri söz konusu olduğunda bu gibi “lüzumsuz” koruma taahhütleriyle kendi ellerini bağlamak istemiyor herhalde. Nasıl olsa ulusal mevzuatımız “kamu yararı” mevzubahis olunca korunan alanları da, koruma diye “gak guk” edenleri de dinlemeyi gerektirmiyor. Ne diye uluslararası mevzuatın yaptırımlarıyla uğraşalım ki şimdi durup dururken, öyle değil mi!

Neyse, ne diyorduk, göçmen kuşlar gününüz kutlu olsun. Minik dostlarımızı sevelim koruyalım…

* Biyolog