(Onur Akgül* / Evrensel – 8 Haziran 2014)

MESELE hiçbir zaman sadece 3-5 ağaç değildi. Mesele en başından beri sadece 3-5 ağaçtı. Şimdi de mesele kesinlikle sadece bir ağacın derdine düşmek değil. Öte yandan mesele sadece öyle bir sarılmak ki ona, o ağacın her şey olması. Mesele bir parkta umudu yeniden tanımlamak; mesele bir ağacın, kökleriyle uzandığı her yerde yaşamlara yeni başlangıçlar sunması. Mesele orta yerinden bükerek hayatlarımıza dalan ve bir türlü çamurlu çizmelerini kafasına fırlatıp atamadığımız paradigmaların o 3-5 ağaç karşısında çözülüp gidebileceğini görmemiz.

İnsanın insana kavuşmasının dağın dağa kavuşmasından zor olduğu bir çağa tanıklık ediyoruz. Nice bize kavuşmayanlar arasından, nice bizim kavuşmadıklarımız arasından hızlıca geçip kalabalığa karışıyoruz. Bin benzemez arasında birer temassızlık abidesi gibi tek başına. O 3-5 ağacın peşinden koşmak, kalabalık denen kavramın da yeniden tanımlanmasını gerektirdi. Bir çeşit doğa fenomeni gibiydi tecrübe ettiğimiz; neoliberalizm vahşetinin önüne çıkmıştık ve halk fiili olarak yalnızlığı tasfiye etmişti. Park yeniden alındı, şefkat şehir merkezinin akciğerlerine geri döndü ve biz artık 3-5 ağacın kavuşturduğu insanlar olduk.

Belki Gezi’nin en önemli kazanımlarından biri buydu; yabancılığı söktü aldı. Sadece yeniden birbirinin gözlerinin ta içine bakan insanlardan kovmadı onu; ağaca sarılıp gözleri kapatmanın ne demek olduğunu da öğretti. Belki de en temel tanımlayıcımıza indik zaman zaman; yerle gök arasında özgürce, kaygısızca ve merak içinde yürüyen, korkmayan, kötülük hesaplamayan insan. Bu insan, nasıl orada bir kaç ağaç için müteahhide dönmüş dünyanın aşkı “gümbür gümbür” ölüm kusan dozerlerin önüne kendini attıysa, şimdi de devlet baskısının, dayatmacılığın ve rezil sermayeye peşkeş ağlarının önüne geçerek semtindeki, mahallesindeki, sokağındaki, şehrindeki ağacın, bostanın koruyucusu oldu. Günlük yaşamın Gezi’den önceki rutininde yasal zemin, izinler, ruhsat, 1/100.000lik nazım imar planı, ÇED raporu gibi nispeten uzak kavramlar çok daha fazlamız tarafından hesabı sorulan birer teşhir ve sıkıştırma aracı halini aldı.

Yetmedi, “katliamın yasalı olmaz” dedik. Biz Güngörmez köylüleri, bir akşam meydanda toplanan 500 kişiydik; Tekirdağ ilçesi Saray’ın cennet doğasını yok edecek kuvarsit ocaklarıyla ilgili “bilgilendirme” toplantısını bastık. Amed’in gençleriydik, Hewsel Bahçeleri’nin 8 bin yılı aşan can verme serüvenine yan gözle bakanlara çadırlarla, halaylarla karşılık verdik, Gezi’nin her daim enselerinde bir nefes olduğunu hatırlattık. Kıymet Teyze olduk sonra, Edirne’deki parkımızı o tor tor ölüm kusan kepçeye karşı koruduk. İzmit köyü Balaban’da Balaban Deresi’ne takılan kelepçeleri biz söktük, başkası değil. Bayramiç’te görüldük sonra; Kurşunlu köylüsüydük, “feldspat” dediler “yok öyle” dedik, mahkemeye hem ruhsatı, hem “ÇED gerekli değildir” kararını iptal ettirdik. Zonguldak’ta ses verdik sonra; önüne gelenin HES yaptığı derelerimizi koruyan Devrek’in kadınları bizdik, yaptırmadık talan toplantılarını!

Ve bugün yine hepsi biziz. Bugün yine yalanın, yolsuzluğun, çevre ve insan katliamının anıtları, İstanbul’dan başlayarak Marmara’nın katl ilanı 3. köprüye, 3. havalimanına, hayasızca proje dedikleri ucube Kanal İstanbul’a karşı yaşamı savunan yine biziz.

Bostanların bekçileriyiz. Marmaray için katledilen ağaçların yasını tutanlarız. Gezi’nin çocuğu Kuzey Ormanları Savunması’yız. İğneada’nın longozu, Garipçe’nin “Şafak Korosu”, balıkların puluyuz! Hiç-bir ye-re-git-mi-yo-ruz!

* Kuzey Ormanları Savunması