(Pelin Cengiz / Taraf – 8 Haziran 2014)

Sayısız vatandaşın “üç beş ağaç” için eyleme geçtiği Gezi direnişinin birinci yıldönümüne denk gelen şu günlerde Dünya Çevre Günü etkinlikleri kapsamında ekoloji mücadelelerine dikkat çekmek için pek çok etkinlik düzenlendi. Doğayı, çevreyi ve en basitinden yaşamı savunmak için mücadele veren sivil toplum girişimlerinin etkinliklerini, yılın geri kalan 364 gününde çevreyi tahrip etmekle meşgul bürokrasinin ve şirketlerin gerçekleştirdiği birtakım sahtekâr “kutlamalardan” ayrı tutuyorum. Ne kadar çevreci olduklarından dem vuran açıklamaların hemen arkasından akademisyenlerin, sivil toplumun farklı kesimlerinin bütün itirazlarına rağmen üçüncü havalimanının temelini atıyor olmak da, çevreciliğin değil ama sahtekârlığın tartışmasız daniskasıdır…

Türkiye’nin dört bir yanını kuşatan ekolojik yapıya, doğal, kültürel ve tarihî miraslara yönelik tehditler ve saldırılar karşısında direnenler, farklı platformlarda her fırsatta mücadelelerinin durumunu ve hukuki süreçlerini anlatmaya çalışıyor. Bu mücadeleyi verenlerin karşısında, “daha çok üretim, daha çok tüketim, daha çok kâr” isteyen kamu ve özel sektörün devasa işbirliği var. İşte bu mücadeleyi verenler de, bu güce karşı artık giderek daha fazla güçlerini birleştirme girişiminde bulunuyor. Çünkü, talepler ve daha sağlıklı, daha temiz, daha doğayla barışık, en temel hak olan yaşama hakkının ihlal edilmediği bir dünyada yaşama isteği ortak…

Siyanürlü altın madenine karşı yaşam alanlarını koruma mücadeleleriyle Bergamaköylülerinin direnişi, Türkiye’de yerel anlamda çevre mücadelelerinin miladı olarak kabul edilen bir halk direnişidir. Şimdilerde AKP iktidarı döneminde, adında çevre, su, orman bulunan bakanlıklar eliyle yasal kılıfına uydurarak, memleketin dört bir yanında her geçen gün sayıları artan şekilde uygulanan rant, talan ve gasp politikasına karşı halk direnişleri, giderek daha güçleniyor, görünürlük kazanıyor, direnişler arası dayanışma artıyor.

Bu açıdan, Gezi direnişi İkizdere’de, Mersin’de, Kaz Dağları’nda, Gerze’de, Şırnak’ta,Munzur’da, Loç Vadisi’nde, Ahmetler’de, Hasankeyf’te, Aliağa’da, Ergene’de baştan aşağı Anadolu’da süregiden yerel itirazları daha görünür kılması bakımından da önemli bir işlevselliğe sahip. Bu itirazları görmezden gelen, yerelden yükselen bu sesleri duymayan kibir siyasetinin geleceğinin olmadığı gerçeğini de görmek gerek.

Dünya Çevre Günü’nde katıldığım Nilüfer Kent Konseyi’nin düzenlediği, “Direniş Yeşil Midir” panelinde bu anlattıklarımın teyidi niteliğinde bir olay yaşandı. Panele, üç yıldır temiz su hakkı mücadelesi veren Başköy köylüleri de katıldı. Bursa’da mermer ocakları sebebiyle suları çamur akan Orhaneli’ye bağlı Başköy halkının direnişi, mücadelenin ön saflarında köyün kadınlarının olması bakımından da dikkat çekici. Köyün su kaynaklarının ve su havzalarının bulunduğu bölgede açılan mermer ocakları sebebiyle evlerden çamurlu su akıyor, taşıma suyla idare etmeye çalışıyorlar, köyde hastalık eksik olmuyor. Doğa yağma altında, sular kirli, tarım alanları yokolma tehdidi altında.

105 milyar dolarlık mermer rezervinin bulunduğu söylenen Orhaneli’de mermer organize sanayi bölgesi kurulması gündemde. Başköylü kadınların azmi ve çabası sayesinde bugüne kadar açılan tüm davalar kazanılmış, ancak mermer şirketleri her defasında yeni ruhsatlar alıp tekrar karşılarına çıkıyor. Her gün, “su bugün temiz akacak mı” diye bekliyorlar. Köylülerin mermercilerden çektiğini altın madenciliğinden çekenler anlar misali, Başköylülerin mücadelesine destek için Çanakkale’den çevre aktivistleri geldi. Hem kömürlü termik santrallere hem de siyanürlü altın madenciliğine karşı direnen Evciler Köyü, daha güçlü birlik ve dayanışma için Başköylüleri davet etti, Başköylüler de Evciler’e desteğe gidecek.

Çevre koruma mücadelesi artık eskisi gibi tek başına değil. “Bizim köye yapmasınlar, başka yere yapsınlar” yaklaşımı hızla tükeniyor ve Gezi’nin tetiklediği ülke çapında bir ağ oluşuyor.