(Yavuz Baydar / Bugün – 8 Haziran 2014)

‘Har vurup harman savuruyoruz’ demişti, dünyanın en önde gelen antropologlarından biri sayılan Margaret Mead bir zamanlar.

‘Öyle bir yaşam biçimi geliştirdik ki, çocuklarımızın ve bu dünyada yaşayan tüm insanların geleceğini umursamadan yeryüzünün paha biçilmez ve yenilenmez kaynaklarını kurutuyoruz.’

Bir taraftan devletlerin ve işadamlarının sınır tanımaz açgözlülüğü, öbür yanda sıradan insanların iş bulma, ailesini geçindirme ve hayatta kalma çaresizliği: bunların yan yana gelmesiyle, giderek yaşanmaz hale gelen bir yerküre.

Doğayı yok etme uğruna her şeyi satıp savma ve betonlaştırma cinneti Türkiye’nin de talihsizliği.

Şimdikiler de eskilerden hazır devraldıkları ‘yarını boşver, bugünü har vurup harman savur’ anlayışıyla dörtnala gidiyor. İşin fenası, bunun duracağı pek yok gibi.

Başbakan, Dünya Çevre Günü’nde kuru siyaset dışında çevreye üç cümleyle değinebilirken, yıllardır Amasya’da ağaçlık alanın karşısındaki apartmanda oturan Tuğba Kalelioğlu anlatıyordu:

“Balkondan gördüm. 15 dakika içinde 37 ağaç kestiler. Mahalleli yoldan geçenler tepki gösterdik ve buraya yığıldık. Alanın çevresine çekilen sac levhaları yıkmaya çalıştık. Yan tarafa üniversite rektörlüğü yapılıyor. Burayı da oraya dahil edecekler sandık. Buna da karşıydık. Akaryakıt istasyonu olması tepkimizi daha da artırdı.”

Başbakan, Gezi’nin çevreci boyutunu ’12 ağaç için’ diye hafife alma gayreti içine girmişti, bu kez aynı ‘halk hassasiyeti’ Amasya’da 137 ağaç üzerinden patlak vermez mi?

Ünlü aktör Ed Bengley Jr, birkaç yıl önce bam teline basmıştı:

 “İnsan tarafından yaratılan bir şeyi yok ettiğimizde, adına ‘vandalizm’ deniyor.

Doğanın yarattığı şeyleri yok ettiğimizde ise adına ‘ilerleme’ deniyor.’

Büyüme masallarıyla uyutulan, parayla hipnotize edilen insanlar.

Ama…

50 senedir Amasya’daki mahallede oturduğunu söyleyen Radiye Kesmekaya’nın, BBC Türkçe muhabirinin sorularını yanıtlarken gözleri doluyordu.

Kesmekaya, “Sonuna kadar buradayım. Bu ağaçlar 40 sene önce dikildi. Sulamadılar. Gece apartmanın hortumunu getirip ben suluyordum. Bu ağaçları ben büyüttüm. Yetkililere sesleniyorum, bu kadar mı düştü Türkiye? Buraya muhtaç mı oldular? Evlerimizi verelim onlara” diyordu.

Amasya’daki ‘çevre uyarısı’ önemli. TCDD, park olmayan ağaçlıklı araziyi TPAO’ya satmış, onlar da yap-işlet-devret usulüyle, şirkete.

Hedef akaryakıt istasyonu.

Ağaç önemli mi? Kesin gitsin.

Üçüncü havalimanı için, oradaki 70 kadar göl engel mi?

Boşaltın, akıtın sularını Karadeniz’e, bitsin gitsin.

Amasya ne ilk ne de son.

Bilinmeli ki, açgözlülüğün tahribatı arttıkça devamı da gelecek.

Ta ki, vatanseverlik dediğimiz şeyin vatan toprağına, ağacına, suyuna, kuşuna, havasına sahip çıkmakla eşdeğer olduğu kafalara dank edinceye kadar.

“Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz” demişti Filozof Friedrich Nietzche, ta iki yüzyıl önce, insandan umudunu keserek.

Uygarlık, günümüzde, doğayla barışık, yeşille uzlaşmalı bir kent anlayışının gücüyle ölçülüyor.

Kentleri birer ağır çekim toplu intihar laboratuvarına dönüştürme projelerinin çokluğuyla değil.

“Bil ki” demişti Halil Cibran: “Çıplak ayaklarınla hissedince düğün bayram eder toprak; rüzgar, saçlarınla oynamak için yanıp tutuşur.”