(Alper Bahçekapılı/Birgün – 27 Temmuz 2014)

Yolculuğun büyük bir kısmında sağımızda solumuzda devasa inşaatlar var. Kimileri yeni otoyollar için, kimileri de ne olduğunu kestiremediğim çirkin yapılar… Yeşilin ortasında boylu boyunca uzanıyorlar. Eskiden gördüğüm, dalıp gittiğim renklerin kalbini yarmış birçoğu. En sinir bozucusu da hiçliğin ortasında karşınıza çıkan AVM’ler

Çok uzun zaman sonra ilk defa İstanbul’dan Bodrum’a arabayla gidiyoruz. Çocukluğumda ailemle çıktığımız yolculukları anımsıyorum. Yol da, varılacak şehir de ne kadar uzak olsa da, arka koltukta otururken huzurla etrafı seyrettiğim günlerdi. O küçük yaşlarımda müzikten pek anlamıyorum. Müdahale etme şansım yok. Bir tek Michael Jackson’ı öğrenmişim, inatla onu çalmalarını istiyorum bizimkilerden. Murat 131’imizle sürekli yollarda kaldığımız ama müziğin yine de susmadığı yıllar bunlar. Gerçi şu anki yolculuğumuzda da müzik konusunda hayli kısıtlı bir seçeneğe sahibiz. Nasıl başardıysak hiç kimse yanına arabada çalmak için bir şeyler getirmemiş. Tek CD’yle yetiniyoruz. Arabada Trainspotting’in soundtrack’i var bir tek. Doksanların ortasından bu yana güneşe, toza, çiziklere rağmen hayatta kalmayı başarmış. Bu albüm de bana çok öncelerde çıktığım başka yolculukları hatırlatıyor. Her birinin ortak noktası var. Yön neresi olursa olsun, bitmek tükenmek bilmeyen bir yeşil vardı hep. Bazen kilometrelerce karşınıza tek bir yapı çıkmazdı. Çıkan da süssüz, sessiz bir yol lokantası olurdu. Daha fazlasını da aradığımı hiç hatırlamıyorum. İster çocuk yaşta olayım, ister ergenliğimde, ister arabada, ister otobüste o derme çatma duraklar hep yeterliydi. Fazlasına gerek yoktu.

Bu seferki yolculuk biraz daha farklı. Duble yollarımız var, süreler kısalmış. Tren olsaydı çok daha iyi olurdu elbette ama şikâyet edecek değilim. Şikâyet edeceğim şey başka. Yolculuğun büyük bir kısmında sağımızda solumuzda devasa inşaatlar var. Kimileri yeni otoyollar için, kimileri de ne olduğunu kestiremediğim çirkin yapılar… Yeşilin ortasında boylu boyunca uzanıyorlar. Eskiden gördüğüm, dalıp gittiğim renklerin kalbini yarmış birçoğu. En sinir bozucusu da hiçliğin ortasında karşınıza çıkan AVM’ler. Şehirlerde gördüğünüz markaların aynısına yol kenarlarında, estetikten yoksun bir şekilde yapılan o beton yığınlarında yeniden rastlıyorsunuz. Her biri de diğerinin irili ufaklı bir başka versiyonu. İçlerinde yöreye, mekâna özel hiçbir şey de yok. Milli tatil hediyeliğimiz pişmaniye, satın alan kimseyi görmesem de bu mekânların yıldızı. İzmir’den sonra o yeşil geri dönüyor ve içim biraz rahatlıyor. Yine de insan “Ya buralardaki yolların üzerine de aynı çirkin AVM’leri yaparlarsa” diye düşünmeden edemiyor.

Kurtulamıyoruz şu beton ve AVM saplantımızdan. Taksim’in ortasında mücadele verdik ya, orası olmasa da başka yeşilleri betona dönüştürmek için her türlü fırsatı kullanıyor büyüklerimiz. Şimdilerde de Parkorman’ı konuşuyoruz. Söylediklerine göre orayı İstanbul’un Hyde Park’ına dönüştüreceklermiş. Koca ormanı parka neden dönüştürmek istediklerini biz anlayamayız tabii ki. Ağaçsız bir yer bulup da orayı parka dönüştürmeyi düşüneni de nedense pek görmedik. Çocukluğumda defalarca, yakın zaman önce de yeniden gittiğim Hyde Park’ta da, dünyanın meşhur birçok parkında da elbette bir yapı falan yok. Belki tek katlı bir, iki kafeterya. O kadar. Ama bizim parka devşirilecek ormanımızda türlü türlü bina olacakmış. Potansiyel bir AVM’yi de elbette oraya yerleştirirler. Elinizi kalbinize koysanız ya… Yetmedi mi? Avrupa’nın en fazla sayıda AVM’si bizde. Sadece Bakırköy’de 11 ülkede olandan daha fazla AVM var. Dubai gibi bir AVM çölü olunca mı duracağız? Yeşil olarak sadece AVM’lerdeki süs bitkileri mi kalacak?

Şu güzelim yeşili korumak birilerinin insafına kaldı ya, o can yakıyor işte. Yıllar sonra aynı yollardan geçtiğimde, birçok yerde güzelliğini hala koruyan o yeşili görebilirim umarım. Hepimiz, en azından bugünden sonra biriktireceği anılarındaki yeşili, gelecekte de görebilir umarım. Bu vesileyle bol ağaçlı ve güzel bir bayram dilerim. Görüşmek üzere.