(Cengiz Bektaş/Evrensel – 28 Temmuz 2014)

Yanlış anımsamıyorsam Türkler Üsküdar’ı 1304’te almışlardı.
Sayın Halil İnalcık bunu böyle söylemişti…
Demek ki Üsküdar’a İstanbul’dan 150 yıl önce yerleşilmiş…
Demek ki, bu gün herkese cehennemi yaşatan Üsküdar alanı İstanbul’daki en eski alanımız.
Üzerinde üç önemli cami var: Birincisi, Mimar Sinan yapıtı, Mihrimah Camisi… Çifte “son cemaat yeri” ile Boğaziçi’ ne bütün yüreğini açmış…
İkincisi gene bir Mimar Sinan yapıtı… Onun yapıtları içinde benim en sevdiklerimden biri…
Şemsi Paşa Camisi… Halkın deyişiyle Kuşkonmaz Camisi… Denizden bakınca alanın sağ köşesinde… Yerine öyle yerleşmiş ki… İlginç avlusunun bir köşesine, hemen kıyıya cami oturmuş. Karşı köşeyi de medrese tutmuş. ( Bugün “kitaplık” olarak kullanılıyor.) Kara yanı kapısından, en dar yerinden girdiniz mi, avlu sizi neredeyse omuzlarınızdan tutup, gittikçe genişlediği, güneye doğru yürütüyor. Sağ yanınızdaki caminin köşesinden sağınıza döndünüz mü, karşınızda masmavi deniz… Boğaziçi… Suların üzerinden İstanbul… Bakmalara doyamazsınız… Avlunun pencereleri dışa mı bakarlar içe mi belli mi? Kültürümüzün en önemli yapılarından biriyle bile sizin Boğaziçi görüşünüzü, İstanbul görüşünüzü kesmemiş Koca Sinan…
Üçüncüsü de 18. yy.ın başından Yeni Valide Camisi… Kayserili Mehmed Ağa’nın yapıtı… Çok incelikli barok bir yapıt… Saygıyla hem Sinan ustasını görüyor hem Boğaziçi’ni…
Hepsi yalnız cami değil, birer külliye…

Ortalarındaki kamusal alan, eskiden, liman ile çevresi… Marmaray nedeniyle kazılınca görüldü ki altta liman duruyor… Tüm ortak kullanımlar çevresinde… Alana bağlanan ana yollara göre, basamaklı tiyat-roya ( amfi tiyatro) oturur gibi, konut dokusu yerleşmiş. Kimse kimsenin görüşünü, havasını kesmiyor. Göz yaylasını alıyor… Akşam güneşi saraylar yaratıyor camlardan…
İşte bu Üsküdar Alanı, şimdi Anadolu yakasında oturanların işkencesi…
Yapabilirseniz alandan geçmek istemiyorsunuz. Ne var ki zorunlusunuz…
Marmaray’ın yıllar süren yapımı bunun nedeniydi… Marmaray bitti… Giriş- çıkış kapıları açıldı… Alanın ortasında çirkin iki kümbet…
İnanın, öğrenime yeni başlamış bir mimarlık ya da kent tasarımı öğrencisi bile bunu böyle yapmaz. Gerçekten, “ucube” mi diyeceksiniz, “gudubet” mi diyeceksiniz bilemeyeceğim. İki çirkinlik… Tüm kültürümüze, çağımıza yabancı iki yığıntı lök gibi oturmuş ortalığa…
Danışacak kimseniz yok mu?
Her şeyi siz mi biliyorsunuz yoksa? Bunu böyle bilecek denli bilisiz misiniz? Elifi görse-niz direk sanacak denli…
Çocuklarımızdan başlayıp, sanatçılarımızdan, “aklı başında” mimarlarımızdan, kentsel oylum tasarımcılarımızdan, kent tasarımcılarımızdan utanasınız yok mu?
“Büyük Şehir” yönetiminin devirdiği bu kaçıncı çam…
Sinan’ın karşısına çıkabilecek yüzünüz var mı?