Mekansal müdahelelere karşı yaşam alanlarını savunan yerel topluluklarla uzun yıllardır dayanışan Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları’ndan (ÇEHAV) Alp Tekin Ocak ile bir mücadele enstrümanı olarak hukuku konuştuk.

Yapı sektörü ile enerji sektörünün kimi zaman el ele kimi zaman bakışık devam eden büyüyüşü, mekansal müdahale biçimlerini olduğu kadar hakim sektör oyuncularını da ortaklaştırıyor. Bir inşaat firması birkaç yıl içerisinde rahatlıkla enerji yatırımları yapmaya başlayabiliyor ya da enerji yatırımlarına odaklanmış bir firma birden yüzünü kentte gerçekleştirilen kamu projelerine çevirebiliyor. Hal böyle olunca yatırımlar karşısında yaşanması muhtemel mağduriyet kaygıları da nerede olursa olsun ortaklaşmaya başlıyor. Birbirinden kilometrelerce uzakta yaşam alanları için mücadele veren toplulukların kurduğu dil etkileşiyor.

yapi.com.tr eski editörlerinden, şehir plancısı Gizem Kıygı, mekansal müdahelelere karşı yaşam alanlarını savunan yerel topluluklarla uzun yıllardır dayanışan Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları’ndan (ÇEHAV) Alp Tekin Ocak ile bu ortaklaşmaları ve bir mücadele enstrümanı olarak hukuku konuştu. MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde doktora çalışmalarına devam eden Ocak, İstanbul 3. Havalimanı inşaatında yürütmeyi durdurma kararının alındığı vatandaş davasının da vekili. Yasal değişiklikleri ve kararları büyüme paradigması üzerinden değerlendiren Ocak, kamu kurumları ve yerel toplulukların adil bir şekilde pozisyon almaları gerektiğini vurguluyor ve “Hukuku ellerimizle yapalım” diyor.

3. Havalimanı projesine açtığınız yurttaş davası kamuoyunda oldukça tartışılmıştı. Öncelikle süreci kısaca aktarıp davanın şu anda ne durumda olduğunu paylaşır mısınız?

Bilindiği gibi; 3. Havalimanı dünyanın en büyük havalimanı olarak lanse edilen, yapımı İstanbul’un kuzeyinde Karadeniz’in kenarında sürdürülen mega projelerden bir tanesi. 3. Havalimanı, İstanbul’da son dönemde yapılan diğer projeler gibi; köprü, bağlantı yolları, kurulacak yeni şehir ve Kanal İstanbul’la birlikte bir bütünün parçası. Biz, İstanbul’da yaşayan ekolojik duyarlılığa sahip olan yurttaşlar olarak, Mayıs 2013’te onaylanmış olan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Olumlu Kararı’na karşı dava açtık. Daha önce, havalimanının ÇED raporu alınmadan ihale edilmesi sebebiyle TMMOB’a bağlı meslek odaları tarafından açılmış davalar vardı. O davalar kadük durumda. Aynı şekilde odalar tarafından açılan ÇED Olumlu Kararı’nın iptaline ilişkin dava var. Bu davada İstanbul 7. İdare Mahkemesi görevsizlik kararı vererek Ankara’ya, Ankara 16. İdare Mahkemesi’nin görevsizlik kararı vererek Danıştay’a gitti. Dosya, görev sorununun aşılması için Danıştay’da bekliyor. Havalimanı ÇED’ine ilişkin görev şüphe götürmeyecek bir şekilde İstanbul yargı yerinde olmasına rağmen, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nin görevsizlik kararının tek bir anlamı var: “Ben bu davaya bakmak istemiyorum” diyor. Yurttaşlar olarak açtığımız dava ise İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nde devam ediyor.

Eylül 2013’te dava açmıştık, İdare Mahkemesi Ocak ayı itibariyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın da savunmasını aldıktan sonra yürütmeyi durdurma kararı verdi. Mahkeme, bu projenin telafisi imkansız zarar doğurmasını muhtemel ve açık olarak hukuka aykırılık gördüğü için yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ancak bu karar, Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı. Bölge İdare Mahkemesi’ndeki karar gerekçesi çok ilginç: “Bilirkişi raporları alınana kadar uygulanmasıyla etkisi tükenecek niteliği bulunmadığı ve bu aşamada yürütmenin durdurulması istemini geçici mahiyette olduğu ve projeyi sürüncemede bırakma ihtimali de dikkate alındığında henüz açıkça hukuka aykırılığı ortaya konulmayan işlemin yürütmesinin durdurulmasının kaldırılması gerekmektedir.” Tam anlamıyla piyasa merkezli, ekolojik bütünlük ve çevresel riskler yerine önceliği projenin devamlılığına veren bir Bölge İdare Mahkemesi kararı ile karşı karşıyayız.

“Projenin ve ÇED raporunun hukuka uygun olup olmadığının bilimsel verilere göre incelenmesi aşamasındayız”

Bunun karşısında İstanbul 4. İdare Mahkemesi kararında ise; projenin bilimsellikten uzak, gelişi güzel, yeterli teknik veri içermediğine ilişkin iddiaların ciddi bulunması, jeolojiik, jeoteknik ve meteorolojik tekniklerin güvenilmez ve hatalı olduğu, pistin iniş yönüne göre etkileyen rüzgarların hesaba katılmadığı, başta orman alanları olmak üzere doğal alanların yok olması, ısı artırıcı etkinin meydana gelmesi, deniz dolgu yapımının önünün açılması, projenin içme suyu havzalarına geri dönülmez zararlar verdiği, sulak alanların yok edildiği, gürültülü ve elektromanyatik kirliliğe yol açıldığı, akustik raporların usulüne göre hazırlanmadığı ve sorunlar için gerekli çözümlerin yapılmadığı iddialarını ciddi bularak yürütmeyi durdurmuştur. Şu anda bilirkişi heyetinin oluşturulması ve işin esasına geçilmesi, projenin ve ÇED raporunun hukuka uygun olup olmadığının bilimsel verilere göre incelenmesi aşamasındayız. Rapor alındıktan sonra 4. İdare Mahkemesi dosyanın esasına ilişkin yeniden bir karar verecektir.
3. Havalimanı gibi projelere genellikle meslek odaları dava açıyor ya da kamuoyuna bu şekilde yansıyor. Siz bir yurttaş davası açtınız; kamuoyu nezdinde ve dava sürecinde bunun anlamı nedir?

Aslında bu konu, ekolojik kriz ve onun derinleşmesiyle ilgili. Bu tarz faaliyetler, özellikle kamusal mekanlara ve doğal kaynaklara yapılan müdahalelerin boyutu arttıkça mağduriyetin düzeyi de artıyor. Yerel topluluklar daha fazla mağdur olmaya başladıkça projelerin karşısında daha fazla duruyorlar. Hem fiili anlamda duruyorlar, hem hukuken mahkemelere, kamu kurumlarına, savcılara başvurarak idarenin aldığı kararların denetlenmesi amacıyla sürece müdahil oluyorlar. Meslek odaları ve kamu kurumları zaten kendi kanunlarından kaynaklanan yükümlülüklerini, görevlerini yerine getiriyorlar. Özellikle böyle projelerde sonuca etkili çözüm olması itibariyle yurttaşların taraf olması gerekiyor. Bu taraf olma, aynı zamanda insanların çevresiyle, doğayla başbaşa, karşılıklı uyum içinde var olabileceğine dair ekolojik farkındalığını artırıyor. Bütün bu etkileşim, aynı zamanda dünyanın toplumun değişmesi adına da önemli bir şey. 3. Havalimanı’na karşı dava açan kimse elektriğini kullanırken de, çöplerini atarken de daha dikkatli oluyor. Bu önemli bir farkındalık. Bu farkındalığa sahip olmamız lazım.

“Yurttaşların idari işlemlere karşı hukukilik denetimini kendilerinde hak olarak görmeleri, mahkemenin de bunu kabul etmesi önemli”

Burada menfaat konusu biraz tartışmalı. Bizim idari hukukumuz Fransız Danıştay’ın içtihatları çerçevesinde şekillendi. Actio popularis yani yurttaş davasının önünün açılması, yurttaşların idari işlemlere karşı hukukilik denetimini kendilerinde hak olarak görmeleri, mahkemenin de bunu kabul etmesi önemli. Bundan on yıl önce havalimanının ÇED raporunu dava etmek belki kimsenin aklına gelmezdi. Ancak İstanbul’da yaşayan 4 tane yurttaş bunu akıl edebiliyor. Oradaki orman alanlarını ve su kaynaklarını olmazsa olmazı görüyor, ne yapabilirim diye düşünüyor. Bu kaygıya sahip insanlar her geçen gün artıyor. Belki Gezi süreciyle de bunu görebiliriz. Çeşitli toplumsal taraflar, ekoloji ve kamusal alanlara müdahaleden kaynaklı bir durumda hep beraber bir taraf oldular. Bu, insan olmak ve varoluşla ilgili bir problem. Bu yüzden artık yurttaşlar dava açıyor ve mahkemeler de bunu kabul ediyor.

İstanbul özelinde büyük ölçekli projeler söz konusu olduğunda 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni İmar Planı (ÇDP) aklımıza geliyor. Bu planın kendisi de yürürlüğe girdiği 2009 yılından itibaren oldukça fazla tartışılmıştı. İstanbul ÇDP ve yapılan mega projeler üzerinden konuşursak, bu ölçekteki planların anlamı ve meşruluğu ne durumda?

2009 tarihli, 1/100.000 ölçekli ÇDP aslında çok tartışıldı. Plan çıktığında, akademik çevrelerden ve meslek odalarından belli noktalarda itirazlar oldu. Odalar planın belli hükümlerini dava etmişlerdi. Kısmi iptaller oldu. Ama sonuçta 2009 tarihli İstanbul ÇDP Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılmış, ciddi bir maliyet ve çok kıymetli bilim insanları tarafından yürütülen araştırmalar sonucunda ortaya konmuştur ve yürürlüktedir.

Plan bir çeşit gelecek projeksiyonu, mutlak bir şey değil, yaşayan bir şey aslında. Öncelikle bunu kabul etmek lazım. İmar planları her ölçekte yapılabilir ve değiştirilebilir. İstanbul master planı açısından konuşursak, 3. Köprü’nün “tadilat” şeklinde plana işlenmesi, devamındaki bağlantı yolları ve Kanal İstanbul gibi mega projeler çok temel olarak plana, planın ruhuna aykırılık teşkil ediyorlar. Bu projeler hiçbir şekilde planla uyuşturulamaz. Dediğim gibi, İstanbul ÇDP mutlak bir şey değil, kuşkusuz değiştirilebilir ancak planda yer alan çok kritik, temel bir mantık var: Kuzeyde yer alan doğal varlıklar bir eşik ve bu eşiklerin aşılmaması gerekiyor, aşılıyor. Plan şehrin desantralizasyonunun doğu-batı aksında olması gerektiğini söylüyor, gelişme hem planda öngörülen biçimde lineer hem de korunması gereken kuzey yönünde ilerliyor. Kentin her yöne gelişme eğilimi, bir başka deyişle desantralizasyonun başka bir riski de Trakya. Trakya’daki tarım alanları. Sanayiyi desantralize ettik. Bu aynı zamanda Trakya’nın verimli tarım arazilerinin yok edilmesi anlamına gelecektir. Bu kadar büyük bir şehre ihtiyacımız var mı? Öncelikli olarak bunları sorgulamamız gerekir. 15 milyonluk şehir olur mu olmaz mı? Bunların hepsi tartışma konusu. Davalar bu tartışmalara da olanak veriyor. Ancak sonuçta bir plan var, planın koruma-kullanma dengesinde korumaya dair çok ciddi hükümleri var. Kuzeyde yer alan doğal varlıkları aşılmaması gerereken ekolojik bir hat olarak görüyor. Biz de bu hükümleri kullanıyoruz. Bizce 3. Havalimanı’nın yapımı bu plana aykırı, dolayısıyla ciddi bir hukuksuzluk var ortada. Mahkeme de bu iddiaları inceleyecek.

“Yasal değişiklikler, bize karar vericilerin, yasa koyucunun önceliğini gösteriyor”

Bahsettiğiniz argümanlarla davalar açılıyor ve bu argümanların bizim yasal mevzuatımızla da örtüştüğü noktalar var. Ancak bu noktalar da sürekli değiştiriliyor. Özellikle son dönemde mekansal müdahaleleri yakinen ilgilendiren birçok yasal değişiklik yapıldı. Bu değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hiçbir değişiklik masum değil. İmar mevzuatı, Orman Kanunu, ilgili yönetmelikler, Milli Parklar Kanunu, Sulak Alanlara İlişkin Yönetmelik, İdari Yargılama Usul Kanunu. Hepsi değişti, değişmeye devam ediyor. Tüm bu değişiklikler aslında bize karar vericilerin, yasa koyucunun önceliğini gösteriyor. Örneğin; daha bir ay önce ivedi yargılama usulü getirildi. İdari Yargılama Usul Kanunu’nda getirilen değişiklikte ne var; 6306 sayılı Afet Yasası’ndan kaynaklı davalar, ÇED gerekli ya da olumlu kararlarına ilişkin davalar, acele kamulaştırmaya ilişkin davalar ve kamu ihalalerine ilişkin davalar. Bu davaların bir an önce sonuçlandırılmasını istiyor yasa koyucu. Vatandaşa diyor ki, bu konularda dava açacaksan elini çabuk tut. Bir yandan da Mahkemelere, bu davaları diğerlerinden önce al, çabucak sonuçlandır. Çünkü bu davalar yatırımların önünde engel görülüyor. Kalkınma paradigmamızın açık olarak görülebildiği bir alana işaret ediyorum. İnşaat sektörüne dayalı bir büyüme ile karşı karşıyayız. Sonuçta belli tip davaların bir an önce görülüp bitirilmesine dair regülasyonla karşı karşıyayız. İmar planlarının yapımında yerel yönetimleri bypass ederek büyük kamu yatırımlarının ya da özelleştirilmiş yatırımların önünün açılması ve sürtünmesiz alanlar yaratılması için neredeyse bütün yetkilerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verildiğini görüyoruz. Karar mekanizmaları ne kadar merkezileşirse, ne kadar talep odaklı bir yaklaşımla karar verirsek yanlış yapma ihtimalimiz de o derecede artıyor. Regülasyon insanın hem doğal hem de yapay çevresine karşı müdahaleye yol açtığı için de geri dönülemez bir noktaya geldik. Bu yüzden acelecilik halini bırakıp daha gerçekçi, kamusal yararı gözeten politiklar gerçekleştirmeliyiz.

“Yerel topluluklar daha fazla inisiyatif almalı, kamu kurumları da kendi yükümlülüklerini gerçekleştirmeli”

Üç temel aktör var. Yatırımcılar, kamu kurumları ve idareler -meslek odaları da burada söylenebilir, halk toplulukları yani yerelde yaşayan insanlar. Yatırımcılar açısından bakarsak onun varoluşu, bir araya gelme sebebi zaten bu faaliyetleri yapmak. Her ne pahasına olursa olsun yapmak. Daha temiz enerjiden, yeşil binalardan bahsedilebilir, “sürdürülebilir kalkınma” gibi kıstaslara sahip olanlar olabilir. Her zaman en vahşi şekilde, ne olursa olsun bu faaliyetleri gerçekleştirmek istemeyenler çıkabilir. Ancak nihayetinde yatırımcının varoluşu yapmak ve ne olursa olsun yapmak üzerinedir. Kar oranlarının düşme eğilimlerini de göz önüne alırsak; sermaye birikim süreci içerisinde ticari yatırımlarını artırmak, aynı zamanda üretime dair bir organizasyon kurmak ve bunun finans yönünü de düşünmek zorunda. Birikim sürecinde sermayenin merkezileşmesi olarak tarif edilebileceğimiz bu süreç, hem inşaat yapmak, hem bankaya sahip olmak, hem de enerji yatırımları yapmak anlamına geliyor. Böyle olmadığı noktada o sermaye grubu süreç içerisinde diskalifiye olmakla yüzyüze geliyor. Söylediklerim sermaye birikim sürecinin meşrulaştırılması gibi algılanmasın. Şunu demek istiyorum: Yatırımcıların böyle davranmaları çok normal, değişimin seyri sermayenin davranış eğilimlerini kontrol etmesiyle gerçekleştirilemez ve bu kararlar onlara bırakılamayacak kadar yaşamsal önemdeler.

Bir diğer aktör, kamu kurumları yani devlet. Toplumun örütlenme biçimi olan bu organizmanın sosyal, adil, şeffaf, demokratik olup olmadığı kamu kurumlarının aldığı pozisyona göre tarif edilebilir. Bu kurumlar en azından hakem pozisyonu almalılar yani planlanan yatırımların doğal çevre ve insan toplulukları üzerindeki etkisini tedbir almak noktasında düşünmeliler. Böyle olursa Türkiye daha demokratik, yaşanabilir ve adil bir ülke olur. İçinde bulunduğumuz ekonomik ve toplumsal ilişkinin “sürdürülebilmesi” ancak böyle mümkün. Bu ilişki biçimi sürdürülmek isteniyorsa da karar süreçlerinin demokratik ve katılıma olanak verir şekilde organize edilmesi gerekir. Özellikle kamu kurumlarına çok iş düşüyor. Muhtarlıklardan belediye başkanlıklarına, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan Enerji Bakanlığı’na kadar; bir yandan diğer kamusal organizasyonları da hesaba katıyorum; Ticaret ve Sanayi Odası’ndan, Baro’dan TMMOB’a kadar hepsinin kendi yükümlülüklerini yerine getirmeleri lazım. Yerel topluluklar daha fazla inisiyatif almalı, kamu kurumları da kendi yükümlülüklerini gerçekleştirmeli.

Burada esas olarak sorgulanması gereken insanlar. Yerel topluluklar mevcut kriz karşısında hem insanın insan üzerinde, hem de insanın doğa üzerinde kurduğu ilişkide sömürü mekanizmasının ortadan kaldırılması noktasında neler yapıyorlar. Bireysel ve kolektif biçimde hareket etme kabiliyetleri var mı? Ai Weiwei’nin söylediği gibi; çoğumuz gündelik ihtiyaçlarımızdan ve arzularımızdan başka bir şey düşünmüyoruz -iş, eğitim, ev sahibi olmak gibi- ve bunun ötesinde kılımızı kıpırdatmaya niyetimiz yok. Böyle olunca da bu kölelik düzeni artarak devam ediyor. Bu risk karşısında artık yerel toplulukların inisiyatif alması gerekiyor. Hak ettiği kadar olmasa da bu insiyatilerin alındığı yerler var. Gerze termik mücadelesi, Fırtına Vadisindeki HES karşıtı hareket, Hopa’da Metin Lokumcu’nun öldürülmesi sonrasında Lokumcu’nun deresine firmanın HES yapmaktan vazgeçmesi doğal çevrenin korunması adına iyi örnekler. Dediğim gibi, eksiklik yatırımcıda değil. Bir şey yapması gereken biziz.
Mekana yapılan müdahaleler söz konusu olduğunda kamuoyunda “hukuksuzluk” tarifiyle karşılaşıyoruz. Toplum olarak hukukla ilişki kurma alışkanlıklarımız da göz önünde bulundurulduğunda bu tarif nereye oturuyor?

Hukukilik denetimi, idarenin yaptığı işlemlerin hukuka uygun olup olmadığının mahkemeler veya çevreyle ilgili suçlar söz konusu olduğunda savcılar tarafından denetlenir. Bazen kamu kurumları re’sen harekete geçiyor. Bazen yerel topluluklar bu konudan kaynaklı mağduriyetlerini mahkemelere taşıyor. Mevcut olanın yasaya ve hukuka uygun olup olmadığı biraz tartışmalı bir konu. Kanunun yorumunun, ona bağlı yönetmelik, tüzük ya da genelgelerin kanuna uygunluğu tartışılabilir. Söylenebilecek olan; daha evrensel anlamda ve adalet tartışması noktasında hukuk ve hukuka uygunluk konuları yasanın üzerindedir. Şöyle örnekleyelim; evinizin yanında taş ocağı yapılmaya başlandı. Orada çıkan gürültüye maruz kaldınız ve dinamitlerin patlatılması sonucu eviniz çatladı. Bir yandan çıkan toz nedeniyle nefes alamaz duruma geldiniz. Taş ocağına malzeme taşıyan kamyonun önüne geçip kamyonu durdurduğunuzda bu sağlıklı yaşama hakkıyla ilgili bir durumdur. Baktığınızda belki bir yasayı ihlal etmiş oluyorsunuz; birisinin ticari hayatını engellemiş oluyorsunuz veya diyelim ki o araca hasar verdiniz. Öte yandan sizin çok temel varoluşsal haklarınız ihlal edildiği için aracı durdurmanın suç olup olmadığı, hangi hakkın daha öncelikli olduğu tartışma konusudur.

“Yasanın arkasından dolanmak adet haline geldi”

Bir de şunu söylemek lazım; hukuk konusunda çokça karşılaştığımız durum, hukukun arkasından dolanılıyor. Yasanın arkasından dolanmak diye bir tabir var aslında. Bir faaliyetle karşı karşıyayız ona ilişkin bir takım davalar yürüyor. Kararlar elde etmeye başladınız. Yatırımcı bu kararları uygulamamak, veya karşılaştığı sorunları aşmak için elinden ne geliyorsa yapıyor. Yeni idari işlemler tesis ediyor. Bir ÇED raporu iptal ettirdiniz, yeniden ÇED raporu alıyor; onu da iptal ettirdiniz, yeniden alıyor. Vatandaş açısından düşünün; mahkemeye gitti, bu işin hukuksuz olduğuna karar verildi ama faaliyet devam ediyor. Yasanın arkasından dolanmak adet haline geldi. Mahkemelerin ve kamu kurumlarının yani karar mekanizmasının buna alet olmaması, yargı kararlarıyla hukuka aykırılığı ortaya çıkan faaliyetler konusunda özenli davranması lazım. Aksi tutum hakim olduğu için, hukuka olan güven zedelenmiş durumda. Bir süre sonra mahkemeye gitmek bile anlamsızlaşıyor. Çünkü karar alıyorsunuz o karar uygulanamıyor. En başta konuştuğumuz 3. Havalimanı projesine geri dönelim: ÇED olumlu kararına dava açmışız. Bu dava 5 yıl sürse ve hala bitmemiş olsa ne kıymeti var? Bu davadaki hukukilik denetimi yapılacaksa bir an önce yapılmalı. İdare hukukundaki ihtiyat prensibi uyarınca da faaliyet durdurulmalıdır.

İstanbul’un kuzeyini korunmak için, burada yapılacak bir havalimanı projesinin yeterli tedbirleri almadığı endişesiyle bir dava açtık. Kamu kurumlarının başındakiler, siyasiler bizi düşman gibi gösterdiler. Yapılmaya çalışılan tek şey aslında, Bakanlık’ın verdiği kararın hukuka uygunluğunu sorgulamak ve alınan tedbirlerin denetlenmesi. Endişe duyuyoruz ve mahkemeye gidiyoruz, sonra da kalkınmak istemeyen ve sürekli her yatırımın önünde durmaya çalışan insanlar olarak lanse ediliyoruz. Hayır, her yatırımın önünde durmuyoruz. Bu ay içinde öyle ya da böyle 4 tane uçak düştü. Sonuçları itibariyle havayolu trafiği her zamankinden daha önemli bir noktada. 3. Havalimanı o alana yapılmasın, diyoruz. Bu dünya üzerinde hiç havalimanı yapılmasın demek değil. Afrika-Avrupa’nın en önemli kuş göç yollarının üzerine havalimanı yapmayın demek. Çünkü kuşlarla yaşamak zorundayız. Öte yandan kuş göç yollarının üzerine havalimanı yaparsanız o uçakların düşme ihtimalinin çok yüksek olduğunu görmek için müneccim olmaya gerek yok.

“Mahkemeye gitmek için ineğini satan insanlar var”

Mekana müdahale yoğunluklu olarak İstanbul merkezinde konuşuluyor. Ancak başka alanlarda da yapılan birçok proje ve bu projeler karşısında gelişen mücadele pratikleri var. Siz de özellikle HES projelerinden mağdur olan yerel topluluklarla uzun süredir dayanışıyorsunuz. Kırda durum nasıl?

Kırda durum iç açıcı değil. Temiz su kaynaklarımızın büyük bir kısmına, suların hidrolik kapasitesinin değerlendirmesi gibi bir gerekçeyle baraj ve hidroelektrik santraller yaptık. Bir kısmının yapımı da devam ediyor. Su kaynaklarımızın “değerlendirilmesi” ve “boşuna akmaması” için muazzam faaliyetler yürütülüyor. Bunun da ekosisteme, yerel topluluklara ve onların yaşam alanlarına çok ciddi etkisi var. Çok büyük barajlar yapıyoruz, bu barajlar en önemli tarım arazilerini yok ediyor. Temiz su kaynakları kirlenmiş durumda. Üzerine hidroelektrik santral planlanmayan birkaç nehir kaldı. Bunun yarattığı ekonomik, çevresel ve sosyal sorunlar çok ciddi oranda görülmeye başlandı. O krizin sonuçları yaşanıyor. Mesela Giresun’un Yayladere diye bir ilçesi var, ilçe dereden ismini alıyor ama artık şehir merkezinden geçen o dere akmıyor. Niye? Bir HES için boru içine alındı. Kıyı alanlarımızı doldurduk. Biraz korku filmlerine benzetilebilecek bir resimle karşı karşıyayız. Ve insanlar bu kötü etkilere karşı meşru müdafa ve direnme haklarını kullanıyorlar. Bütün maddi manevi yoksunluklarına rağmen projelerin karşısında durmaya çalışıyorlar. Düşünebiliyor musunuz, mahkemeye gitmek için ineğini satan insanlar var! O hakimin yerinde olmak istemezdim veya olup, ona göre karar yazmak isterdim. Başarılan, olumlu örnekler de var. Bir yandan bu yıkımın sonuçlarıyla da meşgul olmalıyız. Bu yıkımın etkisi aritmetik de değil üstelik. Kümülatif bir şekilde artıyor. Dolayısıyla toplumsal mücadelenin temel belirleyeni ekolojik krizin yarattığı tahribatlara karşı duran insanlar. Eşitlik, özgürlük ve daha adil bir toplum isteyen herkesin bu meselelerde pozisyon alması gerektiğini düşünüyorum.
“Ekosistemin kırılgan hale gelmesi ve çevremizle kurduğumuz ilişki sürekli gündemimizde olmak zorunda”

Böyle müdahaleler gündelik yaşam akışını da etkiliyor. Bir anda mahkemeye gitmek ya da polisle karşı karşıya gelmek gibi aslında hayatlarında hiç deneyimlemedikleri pratiklerin içerisinde buluyorlar kendilerini…

Zorunlu olarak kendilerini bu hal içerisinde buluyorlar. Bir köyde HES planlanıyor, oraya davet ediliyoruz, etkili bir muhalefet ve hukuki açıdan neler yapılabilir konuşuyoruz. Karşı karşıya olduğumuz yapısal sorunun küçük bir parçası. Çözüm de bugünden yarına olabilecek bir şey değil. Ama uygun zamanı beklemek yerine, bu günden başlayarak mücadele etmeliyiz. Söz konusu bir HES ve onun yapımı ise; bunun bağlı olduğu üretilecek enerjinin ulusal nakil ağına aktarılmasından tutun da, o çevredeki çöp sorunu veya insanların maddi olarak kendi yeniden üretimlerini sağlamaları, ne ekip biçtikleri, tarımda hangi yöntemleri kullandıkları, toprağa verdikleri gübre, elde ettikleri sütü işleme şekillerine kadar hepsi birbiriyle ilişkili aslında. Biri olmadan öbürü de olmuyor. Örneğin, fındığı para etmeyen köylü, HES’e karşı mücadele de etmiyor. Ne mücadele edecek parası var, ne de ırmağın kendi gözünde bir kıymeti. O yüzden ekosistemin kırılgan hale gelmesi ve çevremizle kurduğumuz ilişki sürekli gündemimizde olmak zorunda. Bunun ajandamızın en başında yazması gerekiyor. Sorun bir faaliyeti bir defa engellemekle de bitmiyor. Hem kendi hayatlarımızı değiştirdiğimiz hem de bu tarz faaliyetlere karşı durduğumuz ve bu karşı duruşu sürekli kıldığımız bir noktaya gelmek gerekiyor. Hiçbir sorunun hazır bir cevabı yok ve bugünden yarına çözümü de yok. Pozisyon almamız lazım.

Kırda ve kentte doğan mücadeleler birleşebilir mi?

Kır kent ayrımını aslında çok doğru bulmuyorum. Bu ayrımı suni buluyorum. Mekana yapılan müdahaleler var, bu müdahaledeki eşitsizliği doğuran temel bir sömürü mekanizmasının farkına varırsak bu mücadeleler de birleşebilir, birleşmeli de zaten. Çözüm ancak taş ocağına karşı mücadele eden köylünün aynı zamanda yan köyde yürütülen hidroelektrik santrale karşı mücadeleye destek vermesiyle, kentsel dönüşüm mağduru bir mahallelinin İstanbul’un su kaynaklarını dert etmesiyle olur. Elbette önce herkes kendi temel, acil ve yakıcı sorunuyla harekete geçip oradan bir şeyler yapacak. Ancak şunu da görmek gerekir ki; komşumuzun sorunu da bizim sorunumuz. Öyle olunca da birleşmeye gerek kalmıyor, zaten bir.