(Erk Acarer/Cumhuriyet – 6 Eylül 2014)

Kuzey Ormanları Savunması kampının sabahı yağmurla başladı. Çadırlarımız su içerisinde. Razıyız ama… Küçük bir forum ve orada yapılan oylamadan sonra kararımızı veriyoruz, çamura batmamıza rağmen pek çoğumuz kalıyoruz. Çünkü doğadan değil, onu yok edenlerden korkuyoruz. Kopan kıyamete rağmen kamp alanının yakınında iş makinelerinin sesleri duyuluyor.

Kentteki sıcak, yapış yapış hava ormana ulaşınca yerini serin bir huzura bırakıyor. Kızılağaç, kayın ve meşe ağaçları gökyüzüne doğru boy verirken onların arasından koyu bulutlar seçiliyor. Duyarlı, kalabalık, neşeli bir grupla Belgrat ormanlarına varıyoruz. Henüz yoldayken kolektif yaşamın, nezaketin, pırıl pırıl zekânın alışık olduğumuz o tadını alıyoruz. Hava kararırken herkes birbiriyle yardımlaşarak çadırlarını kuruyor. İstanbul’un yakınındayken doğayla bu kadar iç içe olmak şaşırtıcı!

İki gencin “çadır tartışması” bizi gerçekle çabuk yüzleştiriyor: “Kesinlikle aynı hizada olmalılar. Beklenmedik bir saldırı olursa, insanlar fark edemezler, kaçacak yer bulamazlar ve takılıp düşerler…”

Hayır, bu sadece Kuzey Ormanları Savunması’nın çağrısıyla gerçekleştirilen bir kamp değil, aynı zamanda kentin son yeşil alanlarını koruyabilme çabası! Bu, aynı zamanda rant ile doğanın, para ile insanın, inşaat ile ağacın savaşı!

Kuzey Ormanları Savunması’nın açıklamaları da tam bu noktalara dikkat çekerken “Neden buraya geldik” sorusuna da gerçekçi ve sert bir yanıt veriyor: “Son kaynaklarımızı da tüketiyorlar, yaşama alan bırakmıyorlar, geleceğimize acımıyorlar ve bizi susuz bırakıyorlar. Çok kısa bir süre sonra içecek su bulamayacağız! Bizi bu olumsuz koşullara mahkûm edenlere karşı çıkmalıyız.”

 Onun ayakları yükseliyor…

Gerçekler can sıkıyor! Doğa geri döndürülemez biçimde tahrip ediliyor. Yapılmasından sadece birkaç yıl sonra “müstakbel köprüde de” trafiğin diğerleri gibi hiç akmayacağı, sıkışıp kalacağı söylendiği halde, kesilen ağaçların yerinde onun ayakları yükseliyor! İstanbul’un Karadeniz’e açılan her iki yakasında 3. havalimanı ve 3. köprü inşası için yapılan doğa kıyımını anlatmaya kelimeler yetmiyor. Göz de gönül de TEMA Vakfı’nın açıklamasıyla tam 8 bin futbol sahası büyüklüğündeki alanın tüketilmesini kabul etmiyor. Bunun öz Türkçesi net olarak şu: Birkaç nesil sonrası, papatyayı da, gürgen ağacını da, kelebeği de kitaplardan öğrenip bir litrelik pet şişe suya servet ödeyecek!

 Orman nerede AVM oldu, su nerede beton içti

En önemli konu elbette bu kıyım çerçevesinde su kaynaklarının tüketilmesi… KOS temsilcileriyle yaptığımız sohbetin ilişikteki özeti can sıkmıyor, can yakıyor: 3. köprü ve 3. havalimanının yanı sıra Kanal İstanbul, şehir parkları gibi projeler sadece kentimizi değil, tüm bölgeyi susuzluğun sınırına getiriyor. Bakanların yağmur dualarına rağmen, bundan sonraki yağışların barajları doldurmaya katkısı olmayacak. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz kuraklığın ana nedeni az yağmur yağması değil, sınır tanımaz inşaat sermayesi adına plansızca kesilen ağaçlar ve betonlaşma nedeniyle yağmurun tutunamaması. Yağmur, toprakla buluşamadan denize karışıyor. Bu kuraklık gibi sellerin artmasına da neden oluyor. AVM’ye, inşaat alanlarına dönüştürülen ağaçlar yüzünden, suyu da beton içiyor!

 Doğayı yok edenden korkuyoruz

KOS kampının sabahı yağmurla başlıyor. Doğa ironik bir biçimde bizim üzerimizden intikam alıyor. Yağmur bardaktan boşanıyor. Çadırlarımız sular içerisinde. Razıyız ama… Küçük bir forum ve orada yapılan oylamadan sonra kararımızı veriyoruz, çamura batmış olduğumuz halde pek çoğumuz kalıyoruz. Çünkü biz, doğadan değil, onu yok edenlerden korkuyoruz. Kopan kıyamete rağmen kamp alanının biraz ötesinde bir yerlerde iş makinelerinin sesleri duyuluyor.

Başka çare yok

İnsan bir yağmura rağmen, çöpler etrafa dağılmasın diye mücadele edenlere, bir de rant için çocuklarımızın geleceğine kıyanlara bakıyor… Akıl erdiremiyor… Bir gece önce, koyu gökyüzünün altında seyrettiğimiz, Fransız köylülerinin toprakları için verdikleri mücadeleyi anlatan “Larzac Direnişi” adlı belgeseldeki “gerçek bir replik” özetliyor her şeyi: “Toprağımız, hayata hizmet verecek, ölüm makinelerine değil. Felaketin sebebini biliyorsak, bu sebepten kurtulmamız gerekir!”

KOS kampından repliğin üzerine bizden son bir söz ekliyoruz: Çok değil, kısa bir süre içinde ya bu yazılanları, arşivden okuyup evet buralar daha geçen yıllarda yeşil alandı diye hayıflanacaksınız. Ya da elinizi taşın altına sokup geleceğinizi savunacaksınız! Başka çare yok, biz buradayız!