(Pelin Cengiz/Taraf – 28 Eylül 2014)

Türkiye’de kanunlar artık tek bir “torbadan” çıkıyor, kararlar hep “acele” tarafından alınıyor. İstisnai olarak uygulanması gereken acele kamulaştırma sıradan bir uygulamaya dönüştü.Birkaç yıldır neredeyse her bakanlar kurulu toplantısında alınan kararlarla toplumun ortak kullanım alanları, bireylere ait tarım arazileri, konutlar, her türlü yaşam alanı şirketlere devrediliyor. Bunun adı kamulaştırma değil, apaçık el koymadır, halkı mülksüzleştirerek şirketlere sermaye transferidir.

1939’da İkinci Dünya Savaşı öncesi savaş hazırlığı kapsamında çıkartılan Milli Müdafaa Mükellefiyetleri Kanunu bugün karşımıza HES, baraj, madencilik, fosil enerji yatırımları, ulaşım ve kentsel dönüşüm projelerinde şirketlerin ticari çıkarlarına hizmet eder şekilde çıkıyor. O dönemde savaş ve seferberlik hâlinde kamulaştırılacak mülklere askeriyenin talebi doğrultusunda nasıl el konacağı bu kanunla düzenleniyor.

Savaş hukuku uygulamasının, HES’ler, madenler, enerji projeleri, yollar ve kentsel dönüşümle ne ilgisi olabilir? 2004’e kadarki acele kamulaştırma kararları sadece 20 civarındayken, şu anda yüzlerle ifade ediliyor, yakında binlerle ifade edilirse şaşırmayalım. Memleketi devasa bir arsa gibi gören iktidar, ülkeyi parsel parsel şirketlere pazarlıyor. Bugüne kadar EPDK, DSİ ve TOKİ gibi kurumlara devredilen bu yetki, Danıştay’a açılan davalarla iptal edildi. Ancak, bir yolu bulunarak bu hukuksuz el koymalara tüm hızıyla devam ediliyor.

Meseleye HES’ler özelinde bakarsak durum şu: HES kurulabilecek büyük nehirlerdeki potansiyel DSİ tarafından 2003’e kadar değerlendirilmişti. 2003’ten sonra su kaynakları bütünüyle özel sektörün sömürüsüne açıldı. 2002’den itibaren 356 adet HES üretime geçmiş. Ağustos 2014 itibariyle yapımı devam eden 145 adet HES mevcut. Plan ve proje aşamasında ise 719 tane daha var.

Çevre avukatlarından Yakup Okumuşoğlu, “Tüm enerji işlerinde acele kamulaştırma yoluna başvuruyorlar. Bunlar sadece HES. Elektrik iletim hatları için yapılan irtifak kamulaştırmalarında, doğalgaz boru hatları, karayolları çalışmalarında da acele kamulaştırma yapılıyor. İstisnai bir yöntem olan ve savaş, sıkıyönetim, olağanüstü durumlarda kullanılabilecek 2942 sayılı yasanın 27. maddesi genel, genel bir yol olan 2942 sayılı yasanın 10. ve diğer maddelerine göre yapılan normal kamulaştırma ise istisna hâline geldi” diyor.

Durumun bir diğer kritik boyutunu ise yine çevre avukatlarından Arif Ali Cangı anlatıyor: “Bu uygulamalar, ekoloji hareketlerinin önünü kesen, özel sektör yatırımlarının önünü açan bir hâl aldı. Şirketlerin yatırımlarını kolaylaştırırken, o yatırıma yönelik bilinci kırmak için de kullanılıyor. Köylüler yerlerini satmak istemeyince bakanlar kurulu, acele kamulaştırmayla bir haftada el koyuyor, şirketler dönümüne 5000 TL verilen yerlere 50 bin, 70 bin TL vererek direnişi kırıyor. Mülksüz kalanlar ya kentlere göç ediyor ya da karşı çıktığı projede işçi olarak çalışmak zorunda kalıyor. Kapitalist sistem sömürdüğünü kullanarak devamlılığını sağlıyor. Ekoloji mücadelesinin içinde yer alanlar şimdi o hareketteki arkadaşlarına karşı silah olarak kullanılıyor. Çevresel kirlenme dışında ahlaki bir kirlenme var.

Mesele, neresinden bakarsanız bakın acıklı. İktidar, ortaya saçılan tüm yolsuzlukları, ahlaksızlıkları örtbas ederken, ekoloji mücadelesini karalayarak bu alanda emek verenleri yalnızlaştırmaya çalışıyor. Erdoğan’ın ekoloji mücadelesini iktidarına doğrudan bir tehdit olarak görmesinin altında hukuksuz işlerini, birilerinin ifşa etmesi yatıyor. Ekoloji krizimiz giderek karmaşıklaşıyor, bununla ancak örgütlenme ve dayanışmayla başa çıkabiliriz. Sendikaların, sivil toplumun ve sol örgütlerin ortak sinerjisine her zamankinden daha çok ihtiyaç var.