(Murat Belge / Taraf – 30 Eylül 2014)

AKP bir yandan ağaç söküyor, bir yandan ağaç dikiyor –bir tuhaf durum.

 

Bu konu Gezi sırasında doruğuna tırmanmış, zaten Gezi direnişini başlatan olay olmuştu. O sırada da Tayyip Erdoğan büyük bir öfke içinde ne kadar ağaç dikildiğine dair rakamlar veriyordu.

 

Bunlar doğru olmalı. AKP belediyesinin kurduğu fidanlıklardan birini ben kendi gözümle de gördüm, gidip fidan da aldım (bizim kampusa bayağı yakın). Toprağıyla, her şeyiyle, sistematik çalışan fidanlıklar.

 

Ama bunlar var diye, bir yerlere fidan dikiliyor, ağaçlandırma yapılıyor diye, olan ağaçları sökmenin bir anlamı ya da gereği yok. Bu işin aritmetikle de bir ilgisi yok. Yani, “X noktasında beş ağaç kestim, ama Y noktasına on ağaç diktim” diye bir hesabı olamaz bu işin. Taksim’in ağacı Taksim’de güzel.

 

Londra bir parklar kentidir. Hyde Park, Green Park, Regent’s Park, hepsi, kentin son derece merkezî yerlerinde yayıldıkça yayılırlar. Paris’te Luxembourg, New York’ta Central Park, Berlin’de Tiergarten, hepsi kentlerin “en orta” yerlerinde dururlar. Burada da yıllardır Taksim çevresine soluk aldıran Gezi’yi yok edip bilmem kaç yıldır orada olmayan oryantalist binanın kopyasını yapmanın anlamı ne?

 

Gezi Savaşı’nın devam ettiği günlerdeydik, yolum Eminönü’ne düştü. Baktım, orada da bir inşaattır gidiyor. Tabii o zamandan beri bitti. Ne yapıldı?

 

Bu durumda mutlaka yapılan işlerden biri yerlere fabrikasyon taş döşemek, yollar yapmak. Oysa büyük kentte yaşayan insana iyi gelir, orada bir toprağa basmak. Çılgın Hundertwasser dümdüz zemine basmanın insan tabanına en büyük zulüm olduğunu söylüyordu. Öyle. O küçük meydanın zaman içinde oluşmuş canayakın, kendiliğinden havası kayboldu gitti. Emin değilim ama galiba birkaç ağaç da gitti.

 

Kâğıthane’de bir park var: Miniatürk’le bizim Santral arasında. Oraya da bir süre önce Kâğıthane Belediyesi girişti. Gene aynı işler. Toprağa basarak yürüdüğümüz yerlerde şimdi, neyse adı, o karolara falan basarak yürüyoruz. Bir de havuzlar… fıskiyeler… Bunlar, bu yeni estetiğin “finiş”leri oluyor.

 

Yıllar önce Fethi Paşa Korusu’nun “ele alındığı”nı hatırlıyorum. O zaman oraya da kamyonlar tonlarca beton taşımış, dökmüştü. Asfalt yollar yapılmıştı. Şart mı şimdi, Fethi Paşa Korusu’nda, asfalta basarak yürümek?

 

Dün, “İnşaat Ekonomisi” üstüne yazmıştım. Bu anlattığım “beledî” işlerin de o ekonomiyle birtakım ilişkileri olduğunu tahmin ediyorum; ama neyin nesidir, nasıl mekanizmalar işler, bilmiyorum. Ama yapılan her iş, sonuçta, bir etkidir; varolan yapıya bir müdahaledir. Bu yeni “park estetiği”nin de bir etkisi olacak, muhtemelen, kendi alıcısını yetiştirecek, eğitecek. O zaman, bir yerde toprak yol gördü mü tedirgin olan yurttaşlarımız olacak.

 

Bir “park” da sonuçta insan elinin, insan tasarımının ürünüdür, ama park, kaçınılmaz olarak kaybettiğimiz doğayı bir şekilde bize hatırlatmak için vardır. Bir zorunluluk olmadıkça orasına burasına karışmamak gerekir. Parka geometri giydirmemek gerekir.

 

Gidiş böyle bir gidiş olduğu için, günün birinde “Yedikule bostanları da park olacakmış” diye bir haber duyduğumda, korkuyorum.

 

Çünkü “yeni Türkiye”de park, “inşa edilen” bir şey oldu.