(Arif Ali Cangı – T24 – 23 Ekim, Foto: http://www.sendika.org/2014/01/kuzey-orman-koylulerinden-acele-kamulastirma-isyani/)

Acele kamulaştırmanın ne menem bir şey olduğunu Soma, Yırca’da yaşananlar bize gösterdi.

Yırca Köyü, zaten var olan iki adet termik santralin külleri içinde yaşamaya mahkum edilmiş küçük bir köy. Yeraltı sularının çekilmesi ve kötü tarım politikaları nedeniyle Yırcalılar geçimlerini sağlamak için  zeytine sığınmışlar.  Şimdi de 110 parselden oluşan 490 dönümlük zeytinlikleri Bakanlar Kurulu kararı ile Kolin Termik Santrali için “acele” kamulaştırıldı

Sürecin işleyişi ve geldiği aşama kaygı verici ve isyan ettirici boyutta. Köylülerin haberi olmadan zeytinlikleri hakkında acele kamulaştırma kararı veriliyor, ardından asliye hukuk mahkemesi tebligat dahi yapmadan kamulaştırılan araziler için “kesin olarak” el koyma kararı veriyor.   Kamulaştırma ve el koyma kararını elde eden şirket zeytinlikleri tel örgüyle çeviriyor, başına özel güvenlikçiler koyuyor, fırsat buldukça ağaçları kesiyor. 21 Ekim günü de dozerlerle, hızlı ağaç kesme makineleriyle zeytinler kesilmeye başlandı, ağaçların kesilmesine itiraz eden köylüler, şirketin özel güvenlik görevlilerince kelepçelendi, dövüldü. Şirket görevlileri bunları yaparken “validen izin aldıklarını” özellikle vurgulamışlar.

Yırcalıların Danıştay’a açtıkları acele kamulaştırmanın iptali davasında henüz yürütmeyi durdurma konusunda (kabul ya da red) karar çıkmış değil. Şirketin bu telaşının ve hiddetinin nedeni de karar çıkmadan oldu bitti ile ağaçların tamamını köklemek, bu sayede  Danıştay’da davalarını kazansalar da Yırcalıların yılgınlığa düşmeleri, direnişten vazgeçmelerini sağlamak.

Acele kamulaştırmanın hukuksuzluğunun yanı sıra, kamulaştırılan alan için verilmiş tarım dışı amaçla kullanım izni yok, kurulacak tesis için öncelikle yapılması gereken imar planı dahi yok.

Şimdi burada ‘hukuk’ nerede? Hukuk yok, Yırcalıların mülklerine devlet tarafından zorla el konulup, termik santral yatırımcısı şirkete devretme hali var, hükümetin gücünü arkasına alan şirketin  şiddeti var.

Yırca’da hukuk devletinden eser yok, var olan devlet tüm yetkilerini şirkete devretmiş. Bakan “100-200 zeytin için yatırımdan vazgeçilmez”, Vali de “ben ne yapayım” diyor.

Yırca’da Anayasa’nın 56.maddesindeki “herkesin sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkı olduğu, çevreyi korumanın devletin ve vatandaşın ödevi olduğu” kuralı devlet tarafından ihlal ediliyor, kamu yararı olmadan mülkiyet hakkı ortadan kaldırılmış durumda.

Yırca’da şirket eliyle seyahat özgürlüğünün ortadan kaldırılması, kişi hürriyetinden yoksun bırakma hali var, kişilerin vücut bütünlüğünün dokunulmazlığına saldırı var.

Yırca’da yaşananların benzerleri her gün bir başka köyde, şehirde, mezrada, ovada da yaşanıyor. Gün geçmiyor ki, Resmi Gazete’de HES, RES, termik santral, madencilik yatırımları için özel mülklerin acele kamulaştırıldığına dair Bakanlar Kurulu kararları yayımlanıyor. Artık sıradan hale gelen acele kamulaştırma uygulamaları hem hukuksal, hem toplumsal hem de ekolojik sorunların kaynağı haline geldi.

Kamulaştırma, kısaca kamu idaresinin, yasayla yapmakla yükümlü olduğu kamu hizmetlerini yerine getirebilmesini gerektiren özel mülkiyete konu taşınmazlara, bedelini ödeyerek kamu gücüyle el koymasıdır. Kamulaştırmalarda kamu yararı ile özel mülkiyetin çatışması söz konusudur, özel mülkiyet  sahibi istemese de  mülkünü idareye terk etmek zorundadır.  Devletin zorla el koymasını haklı kılacak yegane gerekçe,  kamu yararıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve Kamulaştırma Yasası’nda da belirtildiği gibi kamulaştırmanın ön koşulu kamu yararıdır. Kamulaştırmalardaki kamu yararı, kamu hizmetleri için yatırımlar yapılması, işletmeler kurulmasıyla kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesinin yaratacağı yarardır.

Kamulaştırma yıllarca hukuk sistemimizin en çok tartışılan konusuydu, aynı zamanda  doğurduğu sonuçlar itibariyle bireysel mağduriyetlere ve  toplumsal gerilimlere neden olmuştur. Bu yüzden, Türkiye mülkiyet hakkını ihlal ettiği için  yıllarca AİHM’nde  yüklü tazminatlara mahkum oldu. Bu tartışmalar sonunda yasalarda bir takım değişiklikler yapıldı, kamulaştırma bedelleri konusunda yaşanan mağduriyetler kısmen giderildi.

Bu şekilde genel olarak kamulaştırmalarda devlet ile yurttaş arasında kısmen de olsa barış ortamı yaratılmışken, bu kez acele kamulaştırmalarla ciddi bir çatışma ortamı oluştu. Özellikle kamuoyunda tartışmalı olan yatırımlar için ihtiyaç olan arazilerin acele kamulaştırılması sıradanlaştı. Oysa acele kamulaştırma olağanüstü durumlarda başvurulması gereken bir yoldur.

Acele kamulaştırma,  Kamulaştırma Yasası’nın 27.maddesinde düzenleniyor, buna göre; Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde değeri tespit ettirilip, mal sahibi adına bankaya yatırılarak taşınmaza el konulabiliyor.

Acele kamulaştırmalarda asıl sorun, “aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak haller”den çıkıyor. Hükümetler yasadan aldıkları bu yetkiyi kendi ekonomik politikalarına göre kuralsız biçimde kullanıyorlar. Yırca’da olduğu gibi acele kamulaştırma kararının henüz hukuksal denetimi yapılmadan, köylülerin geçimlik  arazilerinin onlardan zorla alınıp şirketlere devredilmesi ciddi bir çatışma ortamı yaratıyor.

Acele kamulaştırmaların yarattığı bir başka tehlike çevre üzerindeki yıkımın kolaylaştırması. Bakanlar Kurulu’nun aldığı acele kamulaştırmalarla, çevre sağlığı ve canlı yaşamı açısında tartışmalı olan, ekolojik yıkıma yol açma potansiyeli olan yatırımların önü açılıyor. Uygulamada kamulaştırmayı bir bakanlık ya da kamu kurumu yapıyor, kamulaştırma bedeli ile yargılama giderleri gibi  masrafları yatırımcı şirketler karşılıyor. Taşınmazlara kamu gücüyle el konulduktan sonra şirkete devrediliyor, bu şekilde şirketlere kamu gücüyle  dikensiz gül bahçesi sunuluyor. ‘Parayı veren düdüğü çalar’ anlayışı sonucu, süreç tamamlandığı zaman şirket o yörenin tek hâkimi oluyor.  Bu süreç sonucunda şirketlerin faaliyetleri denetlenemez hale geliyor.

Siyasi iktidarın şirketler lehine kullandığı kamu gücü ve şirketlerin devasa ekonomik gücü mülksüzleşen, yerinden edilen yöre insanını güçsüzleştiriyor. Geçimlik bağları, zeytinlikleri, ekinlikleri elinden alınan köylüler, geçimlerini sağlamak için ya kentlere göç ediyorlar ya da mülklerini elinden alan şirketin asgari ücretli kölesi olmak zorunda kalıyorlar. Bu işler madencilik, termik santraller gibi çoğunlukla tehlikeli işler. Kendi yetiştirdikleriyle geçimini sağlayan doğayla uyumlu yaşayan köylüler bu şekilde kendi sağlıkları ve doğa için büyük tehdit oluşturan işletmelerde ölümüne işlere mahkum ediliyorlar. Kısacası, kamulaştırma ile insan emeği sömürülüyor, doğa sömürülüyor, oluşturulan bu sömürü düzeni sömürülenlerin yardımıyla devam ediyor.

Şu anda iş başında olan AKP Hükümeti, yıkıma götüren bu sistemin en iyi uygulayıcısı, doğal varlıkların işletilmesi için şirketlere her türlü kolaylığı sağlıyor, bunun karşısında duran her türlü direnci kırmak ve her türlü yasal güvenceyi ortadankaldırmak için elinden geleni yapıyor. Yırcalılar, AKP’nin bu zihniyetini şirketin özel güvenliğinin şiddetiyle yaşadılar ve gördüler.

Acele kamulaştırma, hak ve özgürlükleri, yaşamı korumak gibi bir derdi olmayan iktidarların yurttaşına karşı kullandığı en önemli silah halini aldı. Haksız ve yersiz acele kamulaştırmaların doğurduğu sonuç tüm toplumu ilgilendiriyor. Tehlikede olan yalnızca Yırcalılar ve zeytinlikler değil hepimizin geleceğidir. Eşitlikten, hak ve özgürlüklerden, yaşamın korunmasından yana olan herkesin bu gidişe dur demesi, bu silahı geri çevirecek, yeni siyasetler, yeni hareketler, yeni yollar bulması gerekiyor.