Okuma süresi: 2 dakika

(Çiğdem Toker / Cumhuriyet – 1 Kasım 2014)

“İşçilerimizden rica ediyorum, kendi haklarının takipçisi olsunlar. Hiçbir şekilde onlara tanınan hakların ihlal edilmesine izin vermesinler.”
Ermenek’teki 18 canın, saplandığı balçık deryasından ne vakit, hangi vaziyette çıkarılacakları daha meçhulken Başbakan Davutoğlu’nun yaptığı bu çağrı karşısında dillerin tutulmaması imkânsız.
Haklarının ihlal edilmesine nasıl izin vermeyecek, kime karşı takipçi olacak maden işçisi?
Her polis baskınından adamını bulup kurtulmayı başardığı an, kapısına köle ettiği şarkıcıları tehditle tekrar sahneye çıkaran pavyon sahibi misali, karın tokluğuna çalıştırdığı işçileri borçlandırıp tekrar o cehenneme gönderen patrona karşı mı?
Pavyon düzeninin, yağmacı talan ekonomisinin versiyonuna dönüşen bu rezil maden hayatından onu çekip kurtaracak bir umudu mu var?
Kime gidecek?
“Eksik var kapatılmalı” raporu verdi diye işinden kovulan müfettişin bakanlığına mı?
80 darbesinin çökerttiği sendikal sistem üzerinde tepinen AKP hükümetine mi?

***

Artık çok iyi biliyoruz:
İster taşeron işçi, ister Kürt, ister Alevi…
Hangi yüksek mikrofondan bir “kardeş” lafı edilse, orada ezilen ve ötekileştirilen bir kitle vardır.
Hangi kasabanın bir düzlüğünde, ayaklarında çizme, yan yana dizilmiş üç bakan zuhur etse, -sayıları çift haneli olmak kaydıyla- sağken köle muamelesi yapılan işçiler de toprağın altında…
Ölmüşlerse “şehit”tir, henüz kesinleşmemişse de “kardeş…”
Başa sarıp iki üç kez dinleseniz, okusanız bile hiçbir şey anlayamadığınız hamasi laflar, mütevekkil görünümlü eveleyip gevelemeler…

***

Soma’da paraya kıyıp yaşam odası kurmazsınız.
Ermenek’te su baskınını önleyici sensör için eliniz cebinize gitmez.
Dışınız saygın işadamı, ruhunuz aç gözlü, yağmacı.
Tapıyorsunuz paraya…
Sizin yağmacı birikimi tamamlamak için çok aceleniz; fermuarı sımsıkı çekili siyah ceset torbalarının da çıkması pahasına, yaşam odasını mecbur tutmayan, sensör alınsın diyen müfettişi kovan sizi yönetenlerin ise paraya tapan bu güruha ihtiyacınız var.
Paris’te, Strazborg’da, Washington’da, kerameti kendinden menkul bir “büyüme masalı”nı sürdürmek için.
İktidarınızı tahkim etmek için.
Asya tipi diktatörlüklerin saraylarına özenip yaptırdığınız Ak Saraylarınızın merdivenleri için mermer ocaklarını boşaltmak, bin vatlık binlerce ampulünü sürekli yakabilmek, “Tuna Nehri akmam diyor” ile 1 Mayıs Marşı intihalleri arasında gezinen, içinde kadın sesi olmayan Mehter Marşı formundaki sözde İstiklal Marş’ları ile gözleri boyamak için….
Arkadaşlarınıza 40 milyon TL’lik adrese teslim TOMA ihalesi parası ödemek için…

***

Bizim talihsizliğimiz, bu açgözlü yağmacı güruh ile o güruhu kollayarak iktidarını tahkim edenlerle aynı döneme denk düşmek oldu.
Başbakan’ın sözüyle başladığımız yazıyı, Cumhurbaşkanı’nın sözüyle bitirelim.
Dün Paris’e iner inmez, mevkidaşı Hollande’a “Türkiye’nin AB kapısında bekletiliyor olması, izahı mümkün olmayan bir süreçtir” diyen Erdoğan’a aradığı “izah”ı fısıldayarak:
Hiçbir AB ülkesinin bakanı; nadiren gerçekleşen iş kazasından “fıtrat”, ölen işçilerden de “şehit” diye söz etmiyor.