(Özer Akdemir / Evrensel – 14 Aralık 2014)

Zeytin tarlalarının, mantarlarının, sarı kantaron ve yaban çileklerinin yetiştiği 100 yıllık ormanlarının 6 tane rüzgar santrali için kesileceğinin söylenmesi üzerine ayağa kalkmıştı köylü.

Urla Ovacık Köyünde Rüzgar Santrali için binin üzerinde ağaç kesilecek” haberini duyduğumda ilk aklıma gelen şey “yine Ovacık” oldu. Bergama Köylü hareketinin siyanürlü altın madeni karşısındaki mücadelesinden bu yana ülkedeki bu türden çevre sorunları ve çevreci halk direnişlerini izlemeye çalışan bir gazeteci olarak, bu sorunların tam ortasında yer alan o kadar çok Ovacık adlı yer karşıma çıktı ki, şaşırmamak elde değil.

BERGAMA OVACIK

İlk Ovacık, çevre direnişlerinin büyük bir sıçrama yaptığı Bergama’da karşımıza çıktı. Bugün de madene adını veren Ovacık Köyünün sırtını yasladığı tepede kuruldu altın işletmesi. Madenin açık ocağı, siyanür tankı ve atık barajı köye o kadar yakındı ki, şirket köyün yarısını ovada yaptığı dubleks evlere taşımak zorunda kaldı. Köylüler uzun süre “gavur evleri” dediği bu evlere girmedi. Hala da, madendeki tozu toprağı, gürültü patırtıyı, siyanür tehlikesini göz önüne alarak girmeyenler var. Mücadelenin önder kadınlarından Şahsinem Dikmenoğlu teyze gibi. Bergama Ovacık, geçtiğimiz haftalarda işletmeden siyanür barajına atık taşıyan bir borunun patlaması ve miktarı belli olmayan atığın narlıca deresine karışması ile gündeme gelmişti. Bir zamanlar çam ve zeytinlerle kaplı Ovacık Köyü tepesindeki altın madeni açık ocağı şimdilerde üçüncü atık barajı yapılıyor. Aşağıda Çandarlı denizine kadar  uzanan pamuk, tütün, bamya yetişen ovanın ortasında, bugün siyanürlü atık barajları yükseliyor.

HARİTADAN SİLİNEN KÖY

İkinci Ovacık, Uşak Eşme Ulubey arasındaki Kışladağ altın madeninin tam ortasında kalan ve bu nedenle de haritadan silinen Ovacık Köyü’ydü. Kanadalı altın madencisi şirket tarafından tamamı satın alınan köye, daha tam olarak boşalmadan önce Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa ile gitme olanağı bulmuştuk. Daha iki yıl önce yaptığı evinin, kapı ve pencerelerinin sökümünü hüzünlü gözlerle izleyen bir köylü kadın, bize toprak testiden su ikram etmişti. Taş avlusundaki saksılarda sardunyalar, küpeliler, kadife çiçeklerinin dibine bardakta kalan suları döken yaşlı kadın, gizlemeye lüzum görmediği gözyaşları içinde, yurdundan ayrılmanın hüznünü yaşamaya başlamıştı bile. Hüzün, evin duldasına toplanmış koyunların meleyişine bile yansımıştı. Birkaç ay sonra tekrar gittiğimiz köyde tek bir ev kalmıştı. Onu da madenci şirket teknisyenlerinin yemekhane olarak kullanması için bırakmışlardı. Ovacık köyü, birkaç ay içerisinde haritadan silinip gitmişti…

DİRENMENİN DİĞER ADI OVACIK

Sonra, Dersim’deki Munzur Festivaline gittiğimizde bir başka Ovacık’a yolumuz düştü; Dersim Ovacık. Uçaktayken Dersim’e birlikte gittiğimiz o zamanlar EGEÇEP Dönem Sözcülüğünü yapan kimya mühendisi Ertuğrul Barka ile sohbet ederken tam önümüzde oturan
bir kişi kendisini Erzincan’daki İliç altın madeninde çalışan bir mühendis olarak tanıtıp sohbete katılmak istedi. Dersim’e, Munzur Festivalinde çevre sorunları ve halk mücadeleleri ile ilgili bir panele konuşmacı olarak gittiğimizi öğrendiğinde sohbet etme isteğinin birden yok olduğunu gördük. Yine de, aynı şirketin Dersim Ovacık’ta işletmek istediği altın madenini sorduğumuzda, sıkılarak “halkın tepkisi nedeniyle şu an bir çalışma yok” deyişi bugünkü gibi aklımızda. Dersim Ovacıklılar, Bergama ve Kışladağ’daki adaşlarının aksine, madencileri topraklarına sokmamışlardı. Onlara kahvehanelerinde çay, otellerinde yatak, lokantalarında yemek vermeyerek, geçmek istedikleri yollara ağaç dikerek sivil itaatsizlik eylemleriyle bu topraklarda istenmediklerini açık açık belli etmişlerdi. Şu ana kadar hala da girebilmiş değiller.

BULGARİSTAN OVCHARİ

Ovacık adlı köylerin bu türden sorunlarla böyle ardı ardına karşıma çıkması üzerine, garip gelecek belki ama 2004 yılında Bergama Köylü hareketinin önde gelen isimleri, bir grup bilim insanı ve meslek odası temsilciyle gittiğimiz Bulgaristan Krumovgrad’daki bölgenin adına bakma gereksinimi duydum. Sıkı durun; Türk azınlığın yoğun olarak yaşadığı kentte, altın madenciliği yapılmak istenen köyün adı Ovchari idi! Çoban demekmiş Türkçesi.

URLA’DA CENNETTEN BİR KÖŞE

Son karşıma çıkan Ovacık ise yazının başındaki Urla Ovacık Köyü oldu. Urla’nın yeşil ormanları arasında kaybolmuş, tepeden Ege’yi seyreden cennetten bir köşeydi köy. Zeytin tarlalarının, mantarlarının, sarı kantaron ve yaban çileklerinin yetiştiği 100 yıllık ormanlarının 6 tane rüzgar santrali için kesileceğinin söylenmesi üzerine ayağa kalkmıştı köylü. Haberleri dahi olmadan, bir günde, binden fazla ağaçlarının kesilmesi için devlet kurumlarının izinler verdiğini öğrenmişler, bunu kabul etmeyerek ağaç kesim işçilerinin karşısına kadınlı erkekli dikilmişlerdi. Sabahın erken saatinde başlayan ağaç kesimine anında müdahale eden köylüler 20 ağaç kesildikten sonra ancak durdurabilmişlerdi katliamı. Üzerinde kozalakları bulunan ağaçlar, tıpkı bir iki ay önce dallarında zeytinleri ile kesilen Yırca’nın 6 bin zeytin ağacının acısını tazelemişlerdi görene. Neyse ki, köylülerin genç avukatı Hande Atay’ın çabaları sonuç vermiş, mahkeme “telefisi imkansız” zararların önüne geçmek adına ağaç kesimi için verilen izinleri durdurmuştu.
Bunların dışında karşıma birçok Ovacık köyü çıktı. Çoğunda bu tür çevresel sorunlar vardı. Bütün çevre sorunlarının olduğu köylerin adı Ovacık değildi elbet ama, adı ne olursa olsun Anadolu’nun, Trakyanın onlarca köyü yukarıda öykülerini aktardığım Ovacıklar gibi yangınlar içerisinde. Kiminde maden yangını, kiminde termik, kiminde ‘temiz enerji’ diye  pazarlanan RES, kiminin deresinde suyu hapsedilmiş, kiminin tepesine siyanür havuzları dizilmiş… Tüm memleket Ovacık olmuş, yanıyor.