(Cihan Uzunçarşılı Baysal / sendika.org – 5 Ocak 2015)

‘’Kent yok mu olacak yoksa gezegenin tümü göz alabildiğine kentsel bir kovana mı dönüşecek? – ki bu da yok olmanın başka bir biçimi demektir ’’  (Mumford; 1989)

Senenin bu ilk günlerinde, dünya üzerindeki kentlerin gidişatından yola çıkarak kentlerin geleceğine yerimiz elverdiğince bir projeksiyon yapacağız.

BM İnsan Yerleşimleri Birimi Habitat raporlarına göre (2008), 2008 senesinde eşik aşılmış ve dünya nüfusunun yarıdan fazlası kentlerde yaşamaya başlamıştır. Yine aynı raporlara göre, 50 sene içinde, yani 2060 senesi civarlarında, dünya nüfusunun 3’te 2’sinin kentlerde yaşayacağı tahmin edilmektedir. Kentleşmenin ivmesinin gelişmekte olan ülkelerde çok hızlanacağı da öngörüler arasında; nitekim 2000-2010 arasında kentlerdeki en yüksek nüfus artışı Asya ve Afrika’da gerçekleşmiş. Bu eğilim devam ederse, ilerki onyıllarda Asya’nın en büyük metropolitan güç olacağı söylenebilir (Angotti 2013).

City University of New York (CUNY) Şehircilik ve Planlama bölümünden Prof. Tom Angotti, Metropolisin Yeni Çağı (2013) adlı çalışmasında, 20. Yüzyıl’da kentlerin gelişmelerindeki bir kırılma noktasına işaret ederek, modern metropolisin[1] varsıl-yoksul, doğu-batı, kuzey-güney demeden dünyanın hemen her bölgesinde bu yüzyılda boy gösterdiğini belirtiyor ve dolayısıyla 20.Yüzyıl’ı kentsel devrimin yüzyılı olarak tanımlıyor. Şöyle ki, iki bin yıl evvel, hatta daha öncesinde ortaya çıkan ilk insan yerleşimleri çoğunlukla kırsal alanlardan veya küçüklü büyüklü kentlerden oluşurken, Pekin ve emperyal Roma gibi 1 milyonun üzerinde nüfus barındıran kentler bir elin parmakları kadar; oysa 2000 yılına geldiğimizde çoğu 20. Yüzyıl’da oluşmuş 500 metropolitan bölge bulunuyor. Yine Angotti’ye göre, büyüme oranı böyle devam ederse, bu yüzyılın sonunda yeryüzü üzerindeki nüfusların hemen hepsi büyük kentlerde yaşayacaklarından dünya da tarihi bir değişim geçirerek kırsaldan kentsele dönüşecek. Kısaca:‘‘Her şey kentsel olacak’’! Böyle bir yapıda, kırsal alanların nüfusu olmayan endüstriyel tarım alanlarına veya madencilik, ormancılık vb. yapılan devasa boşluklara dönüşeceklerini de  ekliyor.

Lefebvre’in 1970 tarihli Kentsel Devrim kitabının başlangıç cümlelerinde bahsettiği, ‘’Toplumun bir bütün halinde kentleşmesi’’ ve ‘’bugün için virtüel yarın ise gerçek olacak’’ diye belirttiği durumun gerçekleşmekte olduğunu görmekteyiz. Mega–kentler ve obezleşmiş kentsel büyüme çağında, kırsal yok olurken, dünya hızla kentsel bir topluma doğru yol alıyor: “Sibirya’nın tundralarından, Brezilya’nın yağmur ormanlarına, Antartika’nın buzullarından hatta belki okyanuslara ve nefes aldığımız havaya dek, Dünya’nın tüm yüzeyi, hiçbir dönemde olmadığı kadar, şöyle ya da böyle kentleşmiş durumda’’ (Soja. Kanai; 2007). Bu, elbette, her yerin bina kümeleriyle, gökdelenler ve altyapı projeleriyle dolması demek değil; burada bir yaşam tarzı olarak kentleşmenin -piyasa güçlerinden, arz ve talebe, idari düzenlemelerden, popüler kültür pratiklerine, jeopolitik uygulamalara kadar- her yerde hazır ve nazır olmasından ve dünya üzerindeki hiç kimsenin, daha önce hiç görülmediği kadar, kentsel sanayi kapitalizminin etkileme alanı dışında kalamamasından bahsediyoruz.

Bunun yanı sıra, gezegenin artık farklı kentsel adacıklardan oluşmadığı, devasa eşitsizliklere ve düzensizliklere sahip bir kentsel yapının değişik toplumsal mekânlara sızarak dünya çapında yayıldığı, dünyanın en uzak bölgelerini dahi yörüngesi içine aldığı ve değişik bölgeleri, halkları ve etkinlikleri/ eylemleri bir ‘’kosmos’’ içinde topladığı bir durumu anlıyoruz (Madden; 2012). Angotti’nin ‘’Metropolis’’ tanımı ya da Mumford’un devasa küresel kovan metaforu gerçeğe dönüşmek üzere. İnsanoğlu yepyeni bir insan yerleşimine hızla ilerliyor; ancak yerleşimin koordinatları da içeriği de küresel kapitalizm tarafından tanımlanıyor.

Büyüme, tüm değerlerin önüne geçmiş durumda; ancak sanayinin kentlerin dışına çıkartıldığı post-Fordist dönemde büyüme sanayi üzerinden değil kentsel rant üzerinden gerçekleştiriliyor. Yeni kentsel düzen, sermayenin birikim krizine çare bulmak üzere kenti Büyüme Makinesi’ne dönüştürdüğü ve bir arazi fabrikası misali üretim bandı üzerinden durmaksızın kentsel projeler ve altyapı ürettiği bir düzen. Bunun yanı sıra, değişim değerlerini arttırarak büyüme derdindeki kentlerin de birer müteşebbis gibi örgütlendiklerini ve arazi kullanımlarını yoğunlaştırıp kentsel rant yekunlarını arttırmaya kendilerini hasrettiklerini görmekteyiz. Yaratıcı Yıkım küresel ölçekte gerçekleşiyor, dünyanın en ücra köşesinde bile kaçış yok. Sermayenin hükmettiği ve şekillendirdiği dünyada iktisadi ve siyasi gücün merkezi şu anda küresel kentler ise ileride Metropolis. Küresel çaptaki hızlı kentleşmeyle koşut giden bir başka gelişme ise, küresel iklim değişikliği, ormanlık alanların tahribatı, denizlerin seviyelerindeki yükselme, canlı türlerinin hızla yok edilmeleri, gıda güvenliğinin ortadan kalkması, insanoğlunun doğal yaşama yabancılaşması… gibi insan-kaynaklı (daha doğrusu sermaye kaynaklı) çevre sorunları ve afetler. Kentleşme süreçleri ile milyarlarca yıllık ekosistemlerin yok ediliş süreçlerinin aynı zaman diliminde yer almaları elbette tesadüfî değil; sermaye birikim sorununu kentler ve doğa üzerinden hallediyor. Toprak ve su başta olmak üzere müştereklerin gaspı, mega altyapı projeleri, beş-yıldızlı kentsel projeler ya da bilcümle mega proje nedeniyle kırsal ve kentsel bölgelerin nüfuslarının mülksüzleştirilerek zorla tahliyelerine ve yerlerinden edilişlerine şahit olmaktayız. Köklerinden sökülmüş hareket halinde nüfuslar ve küresel göçler çağındayız; kentler hiç olmadıkları kadar mülteciler, göçmenler ve evsizlerle dolu ancak bir o kadar da konuk sevmezler! Yeni ırkçılık, Yeni Kapitalizmin kentlere armağanı! Ucuz işgücü, emek sömürüsü, iş cinayetleri, evsizlere yasaklı kent meydanları, yoksulluğun kriminalleştirilmesi vb. sosyo-ekonomik temelli bir kentsel apartheid’in olağan hak ihlalleri. Yeni kentsel düzen şiddetin her çeşidini yüklenerek gelirken, emniyet güçleri de vatandaşın haklarını değil sermayenin düzenini korumak üzere ve hatta tüketemeyenleri kentten kovmak için yeniden yapılandırılıyor. Kentsel ortamdan anladığımız çoğulculuk, kültür, eşitlik ve vatandaşlık hakları çoktan ‘’out’’; karşımızdaki kent değil, kapitalizmin kentsel mekân üzerinden hegemonyasını yeniden inşası. David Harvey ile Tarık Ali’nin söyleşilerinde de vurguladıkları üzere teknokratlarla şirket yöneticileri el ele dünyayı yönetmekte.

Öyleyse, her şeyin kentsel olduğu düzende, Dünya, Blade Runer benzeri bilim kurgu filmlerindeki distopyalara mı dönüşecek? Marks, sermayenin egemenliğinin mekânı olan kentin aynı zamanda onu yok edecek sınıfı da yaratan ve ayrıca ona örgütlenme zemini sağlayan bir ‘’karşı-mekân’’ olduğunu söyler (Torlak 2014). Harvey, sanayisizleşen ve dolayısıyla büyük emek gücünü kaybeden kentlerde sadece üretim alanlarına değil yeniden üretim ve yaşam alanlarına da bakmamız gerektiğine işaret ediyor. Yerimiz dar, mücadeleyi, karşı-mekânların eski ve yeni adreslerinde müşterekleştirmek, distopyaya ilk barikatı da kurmak olacak, diyerek bitirelim.

Tom Angotti. The New Century of the Metropolis; Routledge:2013.

Henri Lefebvre. Kentsel Devrim; Sel: 2013.

David J Madden. City becoming world: Nancy, Lefebvre, and the global–urban imagination; ‘’ Environment and Planning D: Society and Space’’; 2012, volume 30.

Edgar Soja. Miguuel J. Kanai. ‘’The urbanization of the world’’;  Endless City; Phaidon:2007.

Soner Torlak. Mekân Meselesi; Tekin: 2014.

[1] BM Habitat, metropolisi 750,000 ve üzeri nüfus barındıran yerler olarak tanımlıyor