(Pelin Cengiz / Taraf – 14 Ocak 2015)

Son zamanların kent ve çevre gündeminin önemli bir kısmını ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçleri oluşturuyor. Son olarak Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED raporundaki mühendis imzalarının sahte olduğu yönünde Birgün gazetesindeki haber, ÇED süreçlerinde yaşanan sorumsuzluğun ve ÇED’lerin nasıl itibarsızlaştırıldığının zirvesine işaret ediyor.

Sadece Türkiye için değil bulunduğu coğrafyada ciddi bir güvenlik sorunu teşkil edecek nükleer santral gündeme geldiğinden bu yana atıkların ne olacağı en büyük muamma. Enerji iletim hatları ÇED dışında tutulurken, raporda kazadan sonra radyasyonun nereye kadar yayılacağı, deprem olasılığı gibi kritik notalar incelenmemiş.

2014’te 3. kez Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulan, Rusya lideri Vladimir Putin’in Türkiye ziyareti sırasında jest olsun diye onaylanan Akkuyu Nükleer Santrali’nin ÇED’i buna cevap vermiyor. Böyle tehlikeli ve şaibeli bir projenin ÇED’i ile ilgili şüpheler büyük, konu Meclis gündemine taşındı bile.

Diğer yandan, ÇED olumlu raporu olmadan ihaleye çıkılan 3. havalimanında, Ankara 6. İdare Mahkemesi, ÇED Yönetmeliği’nde “ÇED olumlu kararı olmadan ihale yapılamaz” denmesine karşın “ÇED raporu ihaleden hemen sonra alınmıştır” diyerek, Ulaştırma Bakanlığı’nı akladı.

Adı üzerinde Çevresel Etki Değerlendirmesi, iktisadi yatırım faaliyetlerine başlamadan önce projenin çevreye vereceği olası zararları hesaplanarak ortaya konmasını sağlıyor. Projenin çevreye olası etkilerini gösteren rapor, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunuluyor, Bakanlık da raporu değerlendirip projenin uygun olup olmadığına karar veriyor. Doğal yapıya zarar verecek, çevresel yıkıma neden olacak faaliyetlere izin verilmiyor. Ancak, bu düzenleme çoktandır, doğanın, yaşam alanlarının nasıl korunacağını değil, bunlardan nasıl yararlanılacağını düzenliyor.

Sadece 2014’te proje bedeli 154 milyar TL olan 469 faaliyete ÇED olumlu raporu verilirken, 130 faaliyet için ÇED olumsuz kararı verilmiş. Sadece bir yıl için geçerli bu sayılar bile ÇED süreçlerinin nasıl işlediğine dair bir fikir verebilir.

Bugün artık ÇED’ler anlamını yitirmiş durumda. Günümüzde ÇED, yatırımların önünde aşılması gereken bir engel, bir nevi formalite ya da bir ayak bağı olarak görülüyor. O yüzden de sistemin nasıl işlemesi gerektiğini gösteren kurallar bütünü, sık sık çeşitli müdahalelerle yeniden şekillendiriliyor.

Kasımda AKP hükümeti, delik deşik edilen ÇED Yönetmeliği’ndeki son değişikliklerle yeni çevre katliamlarının, yeni rant kapılarının önünü açtı. İlk kez 1993’te yayımlanan ÇED yönetmeliği yedi kez ana değişiklik olmak üzere 17 kez değişikliğe uğradı. Son olarak Ekim 2013’te yayımlanan yönetmelik bir yıl sonra tekrar değiştirildi. Çevre Kanunu’na geçici 3. Madde olarak konan ve çok sayıda büyük projeye ÇED muafiyeti getiren değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nce 3 Temmuz 2014’te durduruldu. Mahkemenin iptal kararı gözardı edilerek, 25 Kasım 2014’te yayımlanan yönetmeliğe geçici 3. Madde tekrar eklendi.

Bu bile başlı başına ÇED süreçlerindeki gayriciddiliği, çevre sorunlarıyla mücadeleye duyarsızlığı ve çevre korumada bütüncül bir politikanın olmayışının çok net göstergesi. İktidarın yatırım programında hangi projeler varsa, ÇED Yönetmeliği o projelere göre şekillendiriliyor. Son değişiklikler, projelerin mümkünse ÇED’den kaçırılması, değilse ÇED’in hızlandırılması üzerine kurulu.

Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin ÇED Yönetmeliği’nin AB kriterlerinden daha sıkı olduğunu iddia etmesi de epey gülünç; zira son AB İlerleme Raporu’nda, “ÇED’e ilişkin mevzuat değişiklikler endişe yaratmaktadır” ibaresi yer alıyordu. AB’ye üyelik umudu azalınca, çevre mevzuatına uymaya da gerek yok nasılsa…

Hâl böyleyken inşaat ve enerji sektörüne sınırsız imkân tanıyan, rantı genişleten, çevreyi ve yaşam alanlarını talan eden, nükleer santral gibi dev bir projeyi sahte imzalarla hayata geçirmeye çalışan bir iktidara siz güvenir misiniz?