(Biamag, Barış Mumyakmaz – 31 Ocak 2015)

Türkiye’de parkların planlanması, plancıların tabiriyle, “cetvel artığı” mantığıyla yapılıyor. Yöneticilerimiz “yeşil alan yaptık” diye bize karayollarının yanındaki refüjleri gösteriyorlar. Bunlar yeşil alandır ama aktif yeşil alan değildir. Burayı insanlar aktif olarak kullanamaz. Şehircilikte kişi başına düşen “aktif yeşil alan” diye bir kavram var. Münih Belediyesi bir açıklama yaparak 2023’e kadar küresel iklim değişikliğine karşı mücadele kapsamında kişi başına düşen aktif yeşil alanını 40 metrekareye çıkarma kararı aldı. Bu oran bizde sadece 1,2 metrekare!

Peyzaj mimarları Faruk Dığış ve Christina Nevans ile İstanbul’un parklarını enine boyuna masaya yatırdık: Kah belediyenin uygulamalarından dert yandık, kah Avrupa’nın parklarına imrendik. Ama yine en sonunda Baltalimanı’na döndük; Japon bahçesinde “zen”i bulmak umuduyla.

“Türkiye’de parklar ‘cetvel artığı’ olarak planlanıyor”

Peyzaj mimarı Faruk Dığış, bir dönem Peyzaj Mimarları Odası İstanbul Şubesi’nin yönetim kurulunda yer almış. Seyahat etmeyi seven Dığış, doğa yürüyüşleri tutkunu.

Türkiye’de parklar hangi kriterlere uyularak düzenleniyor?

Hangi kriterle uyduklarını bilmiyorum ama bu kriterlerin bilimsel olmadığından eminim. Parklar garip desenli çiçek motiflerinin sergilendiği, devasa sert zeminlerin olduğu yerler değildir. İnsanların doğayla yaklaştıkları, onunla temas ettiği noktalardır.

Türkiye’de parkların planlanması, plancıların tabiriyle, “cetvel artığı” mantığıyla yapılıyor. Yöneticilerimiz “yeşil alan yaptık” diye bize karayollarının yanındaki refüjleri gösteriyorlar. Bunlar yeşil alandır ama aktif yeşil alan değildir. Burayı insanlar aktif olarak kullanamaz. Şehircilikte kişi başına düşen “aktif yeşil alan” diye bir kavram var.

park3

Bu oran dünya kentleri ve İstanbul’da ne kadar?

“Gelişmiş” ülkelerde bu oran kişi başına yüzde 20-25 metrekare seviyelerinde. Hatta örneğin, Münih Belediyesi bir açıklama yaparak 2023’e kadar küresel iklim değişikliğine karşı mücadele kapsamında kişi başına düşen aktif yeşil alanını 40 metrekareye çıkarma kararı aldı.

Bu bizde ne kadar biliyor musunuz? 1,2 metrekare!

Aktif yeşil alanların çok olduğu ülkelerde parklar nasıl düzenleniyor?

Bizde ki gibi dekoratif olalım dertleri yok. Daha doğal daha yerel çözümler getiriyorlar. Uzun ömürlü ve yaşanabilir alanlar tasarlıyorlar.

Şimdiye kadar sayısız park gezdim Avrupa’da. Bunların yüzde 90’nında sert döşeme malzemesi yoktur. Sıkıştırılmış kum düzeyler kullanılır. Bizde ki gibi delice bir sert zemin çılgınlığı yok. Betonlar ve sert yüzeyler ağaçların gelişmesini de etkiliyor.

Ayrıca çim alanlar kent için çok doğru seçilmiş bir şey değil. Aslına bakarsanız çok su tükettiği için çok iyi olduğu bile söylenemez.

Park alanının eksik olması şehri ve insanları nasıl etkiliyor?

Nereden başlayayım bilemiyorum! Ağaçlar maalesef wi-fi internet hizmeti sağlayamıyor, ama çok daha önemli bir görevleri var: Soluduğumuz havayı solunabilir hale getiriyorlar. Nefes alabilmeniz için bu kadar çok araç ve binanın ürettiği karbondioksiti absorbe edip oksijen sağlayacak bir yapıya ihtiyacınız var. İşte bunlar parklar!

Aslında burada şunu da gözetmek gerekiyor: İstanbul’da yaşayan nüfusun akciğer kaynaklı sorunlardan hastane ve ilaçlara ödediği para ne kadar? Ya da kanser riski?

Başka bir durumda su! Yazın kuraklık yaşıyoruz. Aktif yeşil alanlar, kentteki yağmur sularını tutan yegane alanlarımız. Dünyada kullanabilen su oranı bütün suya oranla çok düşüktür. Kentlerde oluşturduğumuz bütün sert zeminler bu suların kanalizasyon üzerinden denize karışmasına neden oluyor. Oysaki bu suları daha sonra kullanabilmemiz için fırsattır yeşil alanlar.

Aslında birçok alan var, ama bunların hepsine AVM yapıyoruz. 1999 Marmara Depremi’nden sonra kent yöneticileri 350 rezerv alan tespit edildi. Şu an bu alanların 250 tanesi AVM, lüks rezidans ve toplu konut haline getirildi. Bir deprem olsa, insanlar AVM’ye mi sığınacak? Oysa ki, bu alanları park olarak kullansaydık, hem insanları acil durumda toplayacak yerler oluştururduk, hem de ekosistemi dengeleyecek aktif yeşil alanlarımız olurdu.

İstanbul’daki mevcut parkları geliştirmenin imkanı var mıdır?

Parklarda yaşayan birer organizma aslında. “Sert zemini yaptım, bankları döşedim, çimleri yaydım, bir de plastik çocuk uygulaması” koydum demekle bitmiyor. Bunlar bir parkı yaşatmanın yöntemi değil. Özellikle de her yere egzotik çiçekler dikmek hiç değil.

Örneğin bir parkta mutlaka çime ihtiyaç yok. Başka kullanabileceğimiz binlerce bitki türü var. Ama biz bütün bu ekonomik ve sürdürülebilir seçenekleri reddedip en çetrefilli ve pahalı yöntemleri seçiyoruz.

Hani belediye seçimleri öncesi kaldırımlar yenilenir ya, son 10 yıldır peyzaj da yalnızca bu amaçlar için kullanılıyor. Bizim yeşil alana ihtiyacımız var.

Aslında sade, ucuz ve yerel yöntemlerle yapılsa yeterli. Akıllı müdahaleler yaparak parkı senelerce idare edebiliriz. Fazla budamak yerine, hastalıklı bitkiler tedavi edilebiliriz. Çok yıllık çalı grupları ile takviye edilebiliriz.

park1

Peki İstanbul’da iyi bir park örneği var mı?

Gezi Parkı elbette! Park ve doğa konusunda bilinci ve mücadeleyi en güzel yansıtan park olduğu için. Ayrıca, böyle bir kış gününde röportajı içeride tıkılarak yapacağımıza dışarıda kuş seslerini dinleyerek yaptığımız için belki de.

“Ne zaman Gülhane Parkı’na gitsem içim sızlıyor”

Christina Nevans, eğitimini Avustralya’da almış bir peyzaj mimarı. 2001’den bu yana İstanbul’da yaşayan ve budist inancına sahip Nevans, yıllar içinde birçok arkadaşı için zen bahçeleri tasarlamış.

İstanbul’daki parklara profesyonel ve yurtdışından gelmiş birisi olarak bakınca neler görüyorsunuz?

İstanbul ve dünyadaki parklar arasında en büyük fark belki de kimler tarafından tasarlandığı: Dünyanın her yerinde bu işe peyzaj mimarları ve bahçe mühendisleri (horticulturalist) bakarken, burada belediyenin bu konuda eğitim görmemiş personelinin kontrolüne bırakılmış gibi gözüküyor.

Belediye belki oraya güzel çiçekler dikiyor ve bir kesim insanlar bunları seviyor olabilir, ama ağaçlar konusunda bir şey yapmamalarının kabul edemiyorum. Özellikle ne zaman Gülhane Parkı’na gitsem içim sızlıyor…

Ne varmış Gülhane Parkı’nda?

İnsanlar farkına varmalı ki, Gülhane Parkı’ndaki ağaçlar sonsuza kadar yaşamayacak. Eğer yerlerine yeni ağaçlar dikilmezse, maalesef eskilerin gün yeri doldurulamayacak.

Gülhane Parkı tarihi bir Osmanlı Parkı ve öyle kalması daha iyi olur. Bu haliyle daha çok eğlence parkı gibi duruyor. İnsanların orada gerçek tarihi görmeleri lazım. Eğer o ağaçlar giderse, tarihin bir kısmı da gidecek. Oradaki manzara da tarihi.

“Avrupa kent merkezlerinde yüzyıllık ağaçlar bulabilirsiniz”

Ağaçları çok önemsiyor gibisiniz…

Çünkü parkların ana unsuru ağaçlardır. Ağaçlar bir kentin gerçek ciğerleridir. Avrupa kent merkezlerinde yüzyıllık ağaçlar bulabilirsiniz. Evet, parklarda çiçeklerin de olması gerekir. Ama köklü ağaçlarla desteklenmeyen bir parkın sürdürülebilir olması pek mümkün değil ki!

İstanbul’da sevdiğiniz bir park var mı?

Var elbette. Beşiktaş’taki Ihlamur Köşk ve Yıldız Korusu’na bayılırım. Neyse ki daha oralara belediye çok müdahale etmedi. Ayrıca, Tarabya ve Sarıyer mevkiindenki peyzaj düzenini de seviyorum.

Zen bahçelerine ilginiz nasıl gelişti?

Zen bahçelerine ilgim üniversitede Sanat Tarihi okurken gelişti. Bir final projesi olarak çeşitli zen bahçeleri üzerine kıyaslamalar yapmıştım. Zen bahçelerine olan ilgim beni meditasyon yapmaya ve en sonun budist olmama kadar devam etti.

Bahçedeki Mevlana

İstanbul’da hiç zen bahçesi var mı?

Baltalimanı’nda belediyeye ait bir Japon bahçesi var. Her ne kadar bu bahçede bazı zen bahçesi özellikleri olsa da, yine de anlamda bir zen bahçesi olduğunu söylemek zor.

Neden?

Çünkü zen bahçelerinin kendine özgü bir estetik anlayışı ve ona uygun olarak tasarımı söz konusu. Bir zen bahçesinin doğayla tam olarak uyum sağlayarak zen aktivitesini teşvik etmesi gerekiyor. Bu da tamamen spontane ve belki de aniden yaşanan içsel bir deneyimi sunuyor insana. Ancak bu şekilde tekliğin algısı mümkün oluyor.

Baltalimanı’nda sürekli arabaların sesinin duyulduğu o Japon bahçesinde bunları hissetmek güç gibi…

Aslına bakarsanız ben bu konularda biraz muhafazakarım. 15-16. yüzyıl tarzı Japon bahçelerinin dışında o hissi yakalamak zor gibi. Ama yine de en küçük bir bahçe ya da yeşil alan bile insana huzur veriyor.

İnsanın kendini doğanın çok az bile parçası hissetmesi rahatlatıcı olabilir mi?

Aslına bakarsanız, doğa öyle bir yer. Yarışmanın olmadığı ve huzuru bulmak isteyen herkesin isterse ona ulaşabildiği bir yer. Belki de orası yargının olmadığı varoluşun bulunduğu yerdir.

İlginçtir, bu konuda bu topraklarda yaşamış Mevlana’nın bir dizesi var: “Yanlış ve doğru davranmayla ilgili fikirlerin ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşacağım.” Belki de o lafı bir bahçedeyken yazmıştır, kim bilir?