(İkbal Polat / Turnusol – 17 Şubat 2015)

1994 yılındaki 5 Nisan kararlarını hatırlarsınız. 1994 döviz krizi kemer sıkma politikaları ile geçiştirilmeye çalışılmıştı. Emeklilik yaşı arttırılmış, sübvansiyonlar kalkmış, tasarruflar sıkılaştırılmıştı. Dönemim en önemli uygulamalarından biri de özelleştirmelerdi. Kamu iktisadi teşekküller birer birer satışa çıkarılmıştı.

Bu satışlardan en ünlüsü de yine 1994 yılındaki Türkiye Denizcilik İşletmelerine ait olan 58 gayrimenkul için olandı. 19-30 Eylül 1994 tarihleri arasında kapalı zarf ile satışa çıkan gayrimenkullerin pek çoğu Ömer Lütfi Topal tarafından alındı. Topal’ın bölgeye Kumarhane yapacağı söyleniyordu. Bu parsellerin bulunduğu bölge, Kırım Savaşı sonrası Fransızlar ve İngilizler tarafından seyri sefain emniyeti için kullanılıyor ve bütün bu kıyı şeridi daha sonra kamulaştırılarak TDİ’ye geçiyor. Ve 1994’te de Ömer Lütfü Topal’ın şirketi olan Emperyal A.Ş’ye…

Şimdi bu bölgenin mülkiyeti kimdedir bilmiyoruz. Lakin Kanal İstanbul’un, 3. Köprü’nün, 3. Havalimanı gibi Tayyip Erdoğan’ın en şahane projeleri bu bölgede yükseliyor.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Kanal İstanbul’un imar planlarının hazırlanması yönünde yetki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a verildi. Peki bu yetkinin devredilmesi süreci nasıl işliyor? Adım adım anlatalım.

Malum İstanbul, deprem kenti. Bu nedenle AKP hükümeti deprem için hazırlandığı söylenen fakat daha çok rantın yüksek olduğu yerlerde uygulanan Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun kapsamında “Rezerv Riskli Alan” kavramını getiriyor. Rezerv alanlarda depreme dayanıklı konut alanları üretilecek, riskli alanlardakiler buraya taşınacak, riskli alanlar da zamanla dönüştürülecek.

2012 yılında Bakanlar Kurulu oturuyor, İstanbul’daki “Rezerv Riskli Alanları” belirliyor. Bir de ne göresiniz, rezerv riskli alan diye seçilen bölge Kanal İstanbul ile aynı bölge! Hem de 3. Köprüye hem de 3. Havalimanına da uygun. Ne tesadüf değil mi?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın önerisi ile Bakanlar Kurulu tarafından Avrupa yakasında İstanbul’un sulak ve orman alanları, afete hazırlık kapsamında 38.500 hektarlık alan “rezerv riskli alan” seçilmiş. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da söz konusu rezerv alan için “gerekli uygulamaların gerçekleştirilmesi için 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı Revizyonu ile 1/5000 ölçekli nazım ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planlarının hazırlanması ihtiyacı hâsıl olduğu” belirtilerek İstanbul Büyükşehir Belediyesinden talepde bulunuluyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hukuk ve İmar ve Bayındırlık Komisyonu da “Başkanlığımızın ilgili birimleri tarafından yürütülmekte olan plan ve projeleri ile uyumlu 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı Revizyonu taslağı ile 1/5000 ölçekli nazım ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planı taslaklarının hazırlanması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Boğaziçi İnşaat Müşavirlik A.Ş. arasında Ek’te bulunan “Kurumsal İşbirliği Protokolü” yapılması hususunda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Dr. Kadir TOPBAŞ’a yetki verilmesi” talep edilmiş, Belediye Meclis’i de onaylamıştır.

Yani Çevre ve Şehircilik Bakanlığı belirliyor, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne de yap diyor.

Olması gereken ise bunun tam tersi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bizim paralarımızla, profesyonel şehir plancılarına yaptırdığı bir imar planı var. İstanbul kentinin imar planı. Bu planda “rezerv riskli alan” da kabul edilebilecek riskli alanlar belirtilmiş. Avrupa Yakası’nda Silivri-Büyükçekmece aksında D100 ve TEM arasında kalan bölge, Silivri’nin batısında Değirmenköy ve Çanta’da, Hadımköy ve Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyinde Kayabaşı ve Ispartakule bölgeleri Kentsel Gelişim Bölgeleriolarak belirlenmiş durumda.
Yani Merkezi İdare, Yerel İdare’yi muhatap alarak sorsaydı, sizin rezerv riskli alan olabilecek gelişme bölgeleriniz neresi diye, onlara da plandaki alanları söyleyeceklerdi.

Plan, gelişme bölgeleri kısmında şunu da not olarak düşmüş; İstanbul’un yer altı ve yer üstü su kaynaklarının korunması için yapılaşma kontrol altına alınmalıdır. Bu nedenle de TEM otoyolu bir eşik olarak kabul edilmiş, kuzeyine yapılaşma yasağı konulmuş, güneyinde de yer altı ve yer üstü su kaynakları ile depremsellik dikkate alınarak bölgelerin seçildiği özellikle vurgulanmış.

Ama bunların hiçbir önemi yok. Ankara’da Bakanlar Kurulu, deprem sopası ile İstanbul’da sözde “rezerv riskli alanları” belirliyor, bu da bir önceki Başbakan’ın çılgın projesi ile aynı bölge çıkıyor, belediyeye de gerekli projeleri ve imar planları tadilatlarını yapması için görev veriliyor.

Belediye Meclisinden plan tadilatları ile ilgili yetki Kadir Topbaş’a verilirken Erdoğan da Küba ve Meksika’dan dönüş yolunda, Kanal İstanbul’la ilgili soruya, “Boğaz’ın altından geçen proje ve Kanal İstanbul tarafımızdan takip ediliyor. Kanal İstanbul’u yapacak firmanın yetkilileriyle geçen hafta bir araya geldik, ‘Bir an önce projeye başlamanız lazım. Türkiye’nin adını uluslararası platformda duyuracak en önemli proje Kanal İstanbul. ‘Geç kalmayın, acele edin’ dedik.” şeklinde cevap veriyor.

Görüldüğü üzere Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kanal İstanbul’u yapacak firma ile görüşüyor, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Kanal İstanbul’un yapılacağı yeri deprem için “Rezerv Riskli Alan” ilan ediyor, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de planlarında tadilatları yapıyor. Bu demokratik hukuk devletinin kamu yönetimi süreci midir? İhale sürecinin atlanması gibi ayrıntıları hepten geçiyorum.

İşte merkezi idarenin vesayeti altındaki yerel yönetimlerin acizliği! Kendi imar planlarına bile sahip çıkamayan Belediye Başkanları. İşte bunun için özerklik lazım. Ki Belediye Başkanlarımız, belediye bütçesinden büyük paralarla hazırlattıkları Çevre Düzeni Planlarına sahip çıkabilsinler.

Kentteki imar uygulamaları için firmalarla görüşen bir Cumhurbaşkanı, plan tadilatı yapan Büyükşehir Belediye Başkanı… Daha ne diyelim ki!