(Nilay Vardar / bianet – 26 Şubat 2015)

Bir grup gazeteci Almanya’da nükleer atıkların depolanması planlanan tuz madenine indiğimizde “Atıklar sorunsuz bir şekilde bu madende kalacak mı?” sorumuza uzmanlar “Asla sıfır risk diye bir şey yoktur” yanıtını vermişti.

Tıpkı asla sıfır kaza riski olmaması gibi nükleer atıkların da sorunsuz şekilde depolanmasına dair dünya henüz bir çözüm bulabilmiş değil.

Özellikle Fukuşima kazasının ardından tüm dünya nükleer enerjiden vazgeçip santrallerini kaparken Türkiye tam tersine iki nükleer santral kurmak istiyor. Üstelik yanıbaşında olan Çernobil kazasının etkisiyle hala insanlar kanserden ölürken…

Türkiye’de nükleer karşıtları tam 38 yıldır, her an ortaya çıkması muhtemel bir “hayalet” olan nükleer enerjiye karşı mücadele ediyor.

Ancak artık bu hayalet o kadar da uzakta değil. Sinop için henüz ÇED süreci başlamadı ancak Mersin’de ÇED kabul edildi. Hukuki mücadele devam etse de inşaata bir adım daha yaklaşıldı.

Peki kapımızda bu kadar yakın bir tehdit dururken nükleer enerjiyi ne kadar biliyoruz ve tartışabiliyoruz?

Gazeteci Filiz Yavuz nükleer lafı ilk ortaya çıktıktan bugüne kadar Türkiye’nin nükleerle olan imtihanını Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın kitabında yazdı.

Bilim insanları, uzmanlar, aktivistler, Sinop ve Mersinliler kısacası nükleerle uzaktan yakından ilgisi olan herkesle konuşmuş.

Nükleeri anlamak zor olduğundan gazeteci kıvraklığıyla oldukça sade ve anlaşılır bir dil kullanmış. Nedir bu nükleer enerji diye merak edenlere, derli toplu iki tarafın da bakış açısını yansıtan bir kitap hazırlamış.

Yavuz, aynı zamanda AKP döneminde nükleer karşıtı mücadelenin gazetelere yansıması üzerine de doktora tezi yazıyor.

Filiz Yavuz bianet’in sorularını yanıtladı.

Nükleer tartışması bir demokrasi meselesi

Öncelikle kendi hikayen ile başlamak istiyorum, nükleer ile ilişkiniz nasıl başladı?

Çernobil olduğunda 5-6 yaşındaydım. Aklımda kalan en belirgin şey çay içmemin yasaklanmasıydı. O yasağın da İnci Gökmen’in yaptığı rapor ile ilgili olduğunu çok sonradan keşfettim. Rapor 87’nin Ocak ayında açıklandı ve Hürriyet’e manşet oldu. Ondan sonra hamile kadınlar ve çocuklar çay içmesinler, yetişkinler de çay içeceklerse sıcak suda yıkayıp öyle içsinler, radyasyonu yüzde 60 oranında azalıyor açıklaması yapıldı. Bundan sonra benim çay içmem yasaklandı, üniversiteye kadar çay içmedim.

Ayrıca o dönem Eskişehir’in bir köyünde yaşıyorduk. Okulda çocuklara kasa kasa fındık ve kuru üzüm getirildiğini hatırlıyorum. Sonradan da o fındıkların radyasyonlu olduğu iddia edildi, zaten öğretmen olan annemle babam dağıtmamıştı. İlk nükleerle tanışmam böyle oldu.

Peki, nasıl nükleer karşıtı oldunuz?

Üniversitede. Yıl 1999’du, hakikaten sokakta nükleer karşıtı bir hareket vardı. Bülent Ecevit başbakandı. Bu dönemde gerek sokağın baskısı gerekse pahalı bir enerji olması ile birlikte  Ecevit bu meseleyi iptal etti ve ondan sonra bende her şey daha da netleşti.

Nükleer enerjiyi yeteri kadar tartışabiliyor muyuz?

Nükleeri tartışırmış gibi yapıyoruz ama tartışamıyoruz. Kitabı yazmamdaki motivasyonlardan biri de bu. Nükleer akkuyu kapak_SONkarşıtları da hep egemenlerin diliyle konuşmak zorunda kalıyor. Muhalefetin çerçevesini iktidar çiziyo,r özellikle AKP dönemi için söylüyorum. Halkı ikna etmek, rıza üretmek için bir takım argümanlar üretiliyor: dışa bağımlılık, ucuz enerji, istihdam.

Nükleer karşıtları da bunlara hayır diyerek politika kuruyor. Sürekli güneş ve rüzgar kullanalım diyerek savunma yapmak, alternatif sunmak zorunda bırakılıyor. İki taraf da bilimsel verilerle tartışıyor ve bu tartışma bizi hiçbir yere taşımıyor. Elbette bilim insanları alternatifleri sunsun ancak ben nükleer karşıtı olarak kendimi savunmak zorunda değilim.

Oysa nükleer enerji meselesi bir demokrasi meselesi. Nükleer kullanmak siyasi bir karar. Ancak bize sorulmuyor. Oysa bu bir yaşam tahayyülü. Evimde kullanacağım, parasını ödeyeceğim ve canıma kast edecek enerji biçimini seçme hakkım var.

Bunun üzerinden tartışmamız gerekiyor. Velev ki dışa bağımlılık azalacak, memlekette herkes iş bulacak, fark etmez ki. Olası bir kazada ya da atık meselesinde insanların hayatı tehlikeye girecekse bunların hiçbir anlamı yok. Yani egemenler bunu bilinçli yapıyor, bu argümanlarla bizi oyalıyorlar.

Medyanın durumu nedir?

Gazetelerde ise nükleer enerjiyle ilgili haberler hükümet politikalarına göre biçimleniyor. 2000’lerde Ecevit zamanında onun aldığı karar doğrultusunda nükleer pahalı ve tehlikeli haberlerini daha çok görüyoruz. Bugün ise nükleer ucuz, elektriğimiz giderse ne yaparız haberleri var. Bunların hepsi de ekonomi sayfalarından iktidarın diliyle veriliyor. Ama yine de nükleerin hayata dediği yerlerde hep bir şüpheleri var. Bir kaza tehdidi varsa mutlaka buna yer verme eğilimindeler.

Uçak da riskli meselesi değil

Kitapta esas olarak kaza riski, atık meselesi üzerine vurgu yapılıyor. Asıl bunlar üzerinden mi tartışmak gerekiyor?

Evet. Birincisi kaza riski. Nükleer karşıtlarının ve nükleeri savunanların söylediği gibi risk asla 0 değil. Fukişima’dan önce milyonda bir deniliyordu. Son kazalarla beraber riskin yüz kat daha arttığını biliyoruz.

Kazalar akla gelmeyen şeylerden dolayı gerçekleşiyor. İnsanın yuh diyesi geliyor, fiş açık bırakılmış, mum ile kablolar erimiş vb. Fukuşima’da o bariyerlerin yüksekliğini doğru hesaplayamadıkları ve deprem nedeni ile kaza oldu. Kaza sonrasında okyanusla beraber Amerika kıyılarına vurulan radyasyonlu materyalleri biliyoruz.

Dolayısıyla kaza riski sayın cumhurbaşkanımızın da söylediği gibi “uçağa biniyorsun, o da riskli” açıklaması gibi değil. Uçaktan korkmuyorsam o uçağa binerim ve düşerse benim kararım yüzünden sadece ben ölürüm. Nükleer santralde ise o enerjiyi kullanmamam fark etmez, komşu ülkedeki insanlar dahil pek çok insan ölmüş olacak.

Çernobil hakkında çeşitli söylentiler var. Dünya Sağlık Örgütü’nün verdiği rakam 5000 fakat 5000’den 5 milyona çıkan bir yelpaze var. Dünya Sağlık Örgütü ile Uluslararası Atom Dünyası arasında bir anlaşma olduğu için birbirinden habersiz açıklama yapmıyorlar. Bu rakamların danışılarak verildiği çok açık. Böyle bir durumda da neye güvenmek gerek bilmiyorum. Televizyon önünde çay içen ve radyasyonsuz olduğunu söylen bir sanayi bakanının olduğu bir devlet geleneğinden geliyoruz. Aynı şeyi Melih Gökçek sular sarı akıyor dedikten sonra yapmıştı. Bu yönetimle biz nasıl nükleer santral yapabiliriz ? Topraklarımızda buna nasıl izin veririz?

Kaza olmasa dahi…

İlla ki kocaman bir kaza, patlama olmak zorunda değil. Rutin radyasyon salınımı denilen bir şey var. Bunlar yalanlanıyor çünkü şeffaf bir süreç işlemiyor. Biz nükleer santralin içinde ne oluyor, ne bitiyor hiç bilmiyoruz. Almanya’da yapılan araştırmaya göre nükleer santralin 5 kilometre yarı çapında yaşayan çocuklarda çocuk lösemisinde artış gözüküyor. O bölgeden çıkan yiyecekleri yiyen insanlarda kanser oranının yükseldiğini biliyoruz. Buralarda bildiğimiz büyük kazalar yok. İki ihtimal var; ya rutin radyasyon denilen bir şey var ve nükleer istasyon çalıştıkça sızdırıyor ya da ufak kazalar oluyor. Süreç şeffaf olmadığı için insanlara açıklanmıyor.

Ayrıca Türkiye’de nükleer santralin saldığı radyasyonun kontrolünü kim yapacak? Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) yapacaktı fakat onların yetkileri değişti. Nükleer Denetleme Kurulu yapacak.Peki Çevre ve Şehircilik bakanlığı ne yapacak? Görev tanımları kesin sınırlarla çizilmemiş kurumlarımız var. Soma’da olan kazadan biliyoruz, şimdi nasıl güveebiliriz ki?

Peki atık meselesi bir muamma mı?

1999’da İkitelli’de olan bir kaza var. Radyasyon aletine dokunan insanlar öldü. Bu dünyadaki ilk 20 kaza arasında literatüre girmiş ve bizim nükleer santralimiz yok. Daha bizim tıbbi atıkları nasıl imha edeceğimize dair bir atık planımız yok. O yokken zaten radyoaktif atıklar için ne yapabiliriz? Bu atıkların bir kısmı, birinci dereceli olan atıklar 250.000 yıl doğa üzerinde tehlikeli bir biçimde kalıyorlar.

Bu yüzden bu sloganı çok seviyorum ‘Romalılar zamanında nükleer atıklar olsaydı biz hala onun atıkları ile uğraşıyor olacaktık’. Almanya’daki nihai depolama tesislerinde hala testler yapılıyor. Almanya bile bu atıkları 500 yıl gömecek tesislere sahip değil. Burada bir ahlaki sorun var. Hem kendimizi tehdit ediyoruz hem de gelecek nesillere zehirli atıklar bırakıyoruz.

Rusya ile yapılan anlaşmada atıklara ne yapılacağına dair bir boşluk var ama ikinci bir anlaşma ile belirleneceği söyleniyor. 1 yıl önce Alexander Superfin televizyon programında ‘biz sizden birinci derece atıkları alacağız’ dedi ve onu götürüp tekrar yakıt elde edeceklerini söylüyorlar. Ama o da büyük bir risk. Nereden gidecekler? Karayolu mu, tren yolu mu ya da deniz yolu ile İstanbul’dan mı götürecekler ?

Peki 2. ve 3. dereceler ne olacak? Onların da tehlikeli ömürleri 100 yıl, 200 yıl. Onlar bize kalacak, Mersin’de bir yere dökecekler onları. Atıkların ne olacağı konusu hala bir muamma.

Yerellerde istihdam argümanı tutuyor

Yerellerde durum ne?

Nükleer santraller bütün coğrafyayı ve yaşamı da tehdit ediyor, özellikle de yerelleri. Mersin’de halkın yüzde 85’i Sinop’ta yüzde 70’i gibi nükleer istemiyor denilebilir.

Mersin’de tarımı tehdit ediyor. Türkiye’nin narenciye ve limon ihtiyacının yüzde 60’ı oradan karşılanıyor, seracılık yapılıyor.

Mersin merkezde nükleer karşıtlığı çok yüksek ancak Büyükeceli tam öyle değil. Üç bin nüfuslu bir yer ama nükleer gelecek diye devlet tarafından özellikle yatırım yapılmamış ve geri bırakılmış. Şimdi 300 kişi var, genelde yaşlılar. İnsanlar artık 40 yıldır mücadele ediyoruz biz elimizden gelen her şeyi yaptık diyerek yılgınlığa uğramış.

Sinop’ta ise tartışmalar balıkçılık üzerinden dönüyor. Türkiye’de çıkan balığın yüzde 70’i Karadeniz’de, çoğu da Sinop etrafında çıkıyor. Etrafında milli parklar, Hamsilos koyları, doğal güzelliği var ve eko turizme uygun bir yer.

Yerellerde istihdam meselesi çok işe yarıyor. Sinop’taki turizmciler burada bir sirkülasyon olacak yabancı inşaatçılar gelecek diyorlardı. Bunun karşısında Mersinli esnaf da bunların aileleri gelecek bizden alışveriş edecekti daha bir simit alan yok diyor. Yerelde evet diyenlerin dillendikleri argüman istihdam. Hakikaten böyle olsa da mesele Çernobil olunca “Ah o Çernobil ailemden kaç kişi kanserden öldüler” diyorlar.

Çok ajite olacak belki ama insanlara şimdi açlıktan mı öleceksin, yoksa 20 yıl sonra kanser mi olsun gibi bir tercih dayatılıyor. Sinop çok göç vermiş bir yer, istihdam alanı çok fazla değil. Mersin ona göre daha gelişmiş ve sanayisi olan bir kent. Bu yüzden istihdam meselesi Sinop’ta daha fazla tutuyor.

Kitapta hoşuma giden Ümit Şahin’in bir cümlesi var: “Nükleer santralin olmadığı bir ülkede, 38 yıl boyunca nükleer santral yapılamadıysa bu nükleer karşıtı hareketin başarısıdır”. Sizce? 

Kesinlikle katılıyorum söylediklerine, nükleer hareketin bu noktada çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Ama ısrarla altını çizmek istediğim şeyler var, nükleer hareket 2000’lerde yükseliyor ama ondan sonra bir durgunluk hali hasıl oluyor. Nükleer başarılı bir hareket evet ama kapımızda iki tane nükleer santral projesi olurken sanki biraz daha görünür olmanın zamanı geldi.