Okuma süresi: 6 dakika

(İmre Azem / Diken – 2 Nisan 2015)

MIPIM nedir?

Fransa’nın film festivaliyle ünlü Akdeniz sahil kenti Cannes’da 1990’dan beri her sene yapılan dünyanın en büyük emlak fuarı MIPIM. Fransızca açılımı ‘Le Marché International des Professionnels de l’Immobilier’; yani uluslararası emlak profesyonelleri pazarı.

‘Yarışan kentler’ söyleminin vücut bulduğu bir fuar burası. Emlak geliştiriciler, yani Türkiye’de müteahhid dediğimiz firmalar, projelerine yatırımcı bulabilmek için dünyanın her tarafından gelip hayli pahalı bir pazar ortamında birbiriyle yarışıyor. Tabii yatırımlar projelerden çok kentlere yapıldığı için, aslında kentlerin yarıştığı, belki milyarlarca dolarlık bir yatırım hacminden bahsedebileceğimiz bir emlak vahası burası.

Peki biz niye oradaydık?

Ekümenopolis belgeseliyle kent mevzusuna yumuşak bir giriş yaptıktan sonra şimdi kentlerimizi şekillendiren, yaşam alanlarımız üzerinde neredeyse sorgulanamaz bir tahakküm kuran sermayenin işleyiş dinamiklerini yerinde görmeye gittik. Kentlerimizin birer yatırım aracı olması, evlerimizin, mahallelerimizin, ormanlarımızın, sularımızın, parklarımızın, meydanlarımızın ‘metalaşması, finansallaşması’mekanizmalarını yakından incelemek, öğrenmek ve bunları paylaşmak için…

Yüzeysel analiz

Fuar açılmadan hemen bir gün önce, daha standlar kurulum aşamasındayken içeride kısa bir tur attık. Emekçiler, maket zanaatkarları hummalı bir çalışma içerisindeydi. Belki de oturdukları mahalleleri küresel yatırımcılara pazarlayacak standları kendi el emeği ve alın teriyle kuruyorlardı. Kapitalizmin insanları düşürdüğü durum bu.

Ertesi gün fuar açıldığında katılımcılar geceliği ortalama 500-600 avroluk otellerinden daha çok ev, otel ve emlak sahibi olmak için acele acele fuar alanına akın ederken kaldırımda oturan evsiz adamı fark bile etmemeleri işin fıtratında vardı.

Organizatör şirket Reed Exhibitions’ın fuarda en çok gelir elde ettiği alanlardan olan çadırlar bu sene İstanbul, Londra, Paris ve Hollanda tarafından kiralanmıştı. 3.5 milyon avro harcayarak İstanbul Ticaret Odası’nın sponsor olduğu İstanbul çadırı fuarın ana girişine yakınlığıyla ilgi odağıydı gerçekten. Bunda neredeyse çadırın tamamını kaplayan 96 metrekarelik yanar döner İstanbul maketinin payı büyüktü tabi; mega bütçeli Hollywood filmleri gibi bol efektli ama senaryosu kötü. İstanbul’un ‘ticaret’ odasının dev maketi Çin’de yaptırtmış olması da ‘ticaret’in fıtratında var herhalde.

Maket çok büyük olduğundan 3. köprü ve 3. havalimanı sığmamış, ama maketin etrafına dizilen bilgi ekranlarında hem bu mega projeler hem de özellikle Beyoğlu’ndaki kentsel dönüşüm projeleri hakkında bilgi veriliyordu.

Fuarda Türkiye’nin odağı nasıl İstanbul’sa, İstanbul’un odağı da Beyoğlu’ydu, hem sunumlarda hem maketlerde. Kendine BIG,‘Beyoğlu Investors Group’, yani Beyoğlu Yatırımcılar Grubu diyen 32 yatırımcı İTO ile beraber bütün MIPIM’in açılış kokteyline de sponsor olmuşlar.

Aralarında otel sahipleri, kentsel dönüşüm yapan müteahhitler olan BIG gibi örgütlü yatırımcıların ve İTO’nun harcadığı bu‘pazarlama’ paralarının yanında Dumankaya, Nuhoğlu, Ofton, Kuzu Grup, Vadistanbul, Tabanlıoğlu Mimarlık gibi kendi başlarına gelip stand açan firmalar da vardı. Bizim vergilerimizle kentlerimizi, mahallelermizi, yaşam alanlarımızı pazarlayan kamu kuruluşlarını da unutmamak lazım tabi: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, Emlak Konut ve ilk kez burada boy gösteren Antalya, Balıkesir ve Ankara büyükşehir belediyeleri ile Başbakanlık Yatırım Ajansı.

Kapitalist mantığıyla soralım: Bu pazarlama harcamalarının karşılığında ne gibi somut beklentiler var?

Amaç, en kaba tabirle, yüksek ama güvenli bir getiri sağlayacak fırsatlar arayan yabancı sermayeyi Türkiye’deki çeşitli inşaat projelerine çekmek. Bu pazarlama maketlerini ve şaşalı standları tamamlayan sunumlarda dört gün boyunca tekrarlanan klişe laflar memlekette de duymaya alışık olduğumuz cinsten: Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un ‘marka değeri’, ekonomik ‘istikrar (!)’; yüksek rantlar; sadece bir günde şirket kurularak bütün izinlerin‘halledilebildiği’; Galataport, 3. köprü, 3. havalimanı ve resmi olarak broşürlerde yer almayan ama sohbetlerde ve sunumlarda sıkça dillendirilen kanal projesi gibi mega projelerin İstanbul’u nasıl bir ‘dünya kenti’ yapacağı, vs.

Türkiye güven vermiyor

Kimler anlattı bu bilindik masalları? Öncelikle belediye başkanları, İTO yöneticileri, müteahhitler, bakanlık bürokratları, hatta bazı medya mensupları. Sanki Türkiye’den fuara katılan herkesin bunları ezberleyip karşılarına çıkan her yabancıya anlatmaları gibi bir zorunluluk var. Hepbir ağızdan: Gel yatırımcı gel! Yatırım yapmayanı dövüyorlar!

Ama nafile. Siz atılan paralı manşetlere bakmayın. İşin aslı farklı. Yatırımcı gelmiyor. Para piyasaları açıklamalarını ekonomistlere bırakalım, ama buradan ‘yüzeysel’ olarak gördüğümüzü söyleyelim: Türkiye güven vermiyor. Peki neden?

Financial Times (FT) gazetesi, dünyanın iş, ekonomi ve siyaset elitlerinin okuduğu, kapitalizmin en etkili yayın organlarından biridir. Günlük Türkiye bayi satış fiyatı 9 TL olan gazete MIPIM fuarında bedava dağıtılıyordu.

Fuarın açılış gününe denk gelen 10 Mart Salı günkü sayısında yarım sayfalık önemli bir makale vardı, Daniel Dombey imzalı. Özetle makale son aylarda Cumhurbaşkanı ile Merkez Bankası arasında yaşanan gerginlikten yola çıkarak, Erdoğan’ın ‘kibir’inin, yargı, basın ve genel olarak toplum üzerindeki baskılarının ülkeye yatırımcı çekmeyi nasıl zorlaştırdığını anlatıyordu.

Altını çizmek için birkez daha söyleyelim: Yabancı yatırımcı çekmek için özel ve kamu sermayesi olarak milyonlarca avro harcama yapılan bir fuarın açılış günü fuardaki bütün katılımcıların okuduğu bir yazıydı bu. Aynı günün akşamına Beyoğlu yatırımcılarının ve İTO’nun sponsor olduğu açılış partisi olacaktı. Genel fotoğraf bu.

Erdoğan da Batı kapitalizminin bu uyarısını ciddiye almış olacak ki, ertesi gün işi ‘tatlıya bağladı.’ Ama iş işten geçti. Birkaç sene öncesinin likidite bolluğu zaten bitmişti, kalan yatırımlar da çevre ülkelerden tekrar daha güvenli görülen merkez ülkelere kayıyor.

Erdoğan’ın çıkmazı

Bu genel fotoğraftan yola çıkarak kapitalizmin demokrasi ile ilişkisine dair de birkaç gözlem yapmak mümkün.

Elbette sermaye gerektiğinde diktatörlerle de iş yapar. Bu işte oldukça ustadır da. Ama bu maliyetli ve risklidir. Diktatörün baskıladığı halkın sabrının ne zaman taşacağı, tepesinin ne zaman atacağı belli olmaz. En verimlisi, demokrasi görüntüsü altında‘uygar’ algısını yaratarak servetini artırmaktır. İnsanları kendi rızalarıyla sömürmek Batı kapitalizmini ‘gelişmiş’ yapan noktadır. Her ne kadar kriz dönemlerinde bu algıyı korumak zorlaşsa da (Bkz: Yunanistan) Batı kapitalizmi bunu uzun dönemde becermiştir. Varlığının en büyük garantisi de budur.

Mahalleleri çevik kuvvet marifetiyle yıkmak, grev çadırlarını TOMAlarla parçalamak, parkının AVM olmasına direnenleri gaz fişekleriyle öldürmek, kör etmek, bunu yapanları korumak, hatta cesaretlendirmek, boğazlarına kadar battıkları yolsuzlukları örtmek için bir gecede yargı ve emniyetin altını üstüne getirmek, pek de bu algıyı yaratmaya yardımcı olmuyor.

Özetle, Batı sermayesi fazla demokrasi istemiyor, ama azı da kapitalist propaganda aygıtlarının ‘uygar’ bir algı yaratmasına yetmiyor. Deneyimle öğrenmişler. Sermayenin iktidarının sürmesi için demokrasi tam ayarında olmalı. ‘Demokrasi geleneği’dedikleri aslında bu. Beceri burada, ustalık burada.

Milyon dolarlık maketler, satın alınmış gazete manşetleri, Türkiye’de yasaklamaya çalışılan içkinin oluk oluk aktığı şaşalı partiler, bütün büyüme masalları gerçeklerin üzerini örtmeye yetmiyor.

Cebinde 200 milyon dolar olan bir yatırımcının yerine koyun kendinizi. ‘Medeniyetler köprüsü’, ‘finans merkezi’, ‘kültür başkenti’ İstanbul sunumundan çıktıktan sonra FT’deki Erdoğan yazısını okuduğunuzu düşünün. Cebinizdeki 200 milyon doları beton şeklinde Gaziosmanpaşa’ya gömer misiniz? Türkiye’nin IŞİD destekçisi imajını ve 16 Mart 2015 tarihli New York Times’ın Türkiye’nin NATO’dan çıkma ihtimalini konu alan editoryal başyazısını saymıyorum bile.

Dünya fotoğrafı

Türkiye fotoğrafı böyle. Ama bir de dünya fotoğrafı var. Bu sene İstanbul’un kiraladığı çadırı geçen sene Moskova kiralamış. Bu sene Rusya’nın geri planda kaldığı söyleniyordu. Doğrudur. Ukrayna krizi, ambargo, petrol gelirlerinin azalması vs Rusya’yı gözden düşürmüş olabilir. Onlar da bakanlarıyla, belediye başkanlarıyla, iş adamlarıyla tam bir çıkarma yapmışlar. Bütün jeopolitik olumsuzluklara rağmen, yine de Moskova’ya güvenli bir yatırım olarak bakabiliyor Batı sermayesi. Bunun birçok nedeni olabilir, en başta hala Rusya’nın süpergüç olması gibi. Ama kendini pazarlayan diğer Avrupa ve Japonya kentlerine bakınca başka bir motif kendini gösteriyor: üretim.

Kentleri uzun dönemde dayanıklı ve dolayısıyla yatırım açısından‘güvenli’ yapan şey, üreten bir güçlü orta sınıf. Gerek sanayi üretimi olsun, gerek tarımsal üretim olsun, kentlerin kendileri pazarlarken bunu öne çıkarttıklarını görmek mümkün. Syriza da sonuçta Avrupalı tefecilerin elinden üretim yaparak kurtulmak istemiyor mu, daha fazla borçlanmak yerine?

Geleceğimizi gerçek anlamda betona gömüyoruz

Bizde ise giderek üretimden uzaklaşan bir ekonomi var. Ekonominin başındaki Ali Babacan bile inşaat ve sanayi üretimi arasında bozulan bir dengeden bahsediyordu geçen sene. Bu konudaki en çarpıcı verilerden bir tanesi, 2003-2014 arasında kullanılan banka kredilerinin sektörel dağılımında, imalat sanayinin payının yüzde 40’dan yüzde 21’lere düşerken, inşaat sektörünün payının yüzde 8.3’ten yüzde 11.5’e çıkması (Mustafa Sönmez).

Kentleşmeyi betonlaşma olarak algıladığımız içindir belki, bu tablo karşısında yatırımcının neden İstanbul’daki projelere rağbet etmediğini anlayamıyoruz. Aslında betonlaşarak, sanayi yerine inşaat sektörüne ve emlaka öncelik vererek ‘dayanıksız’ ve geleceği olmayan kentler üretiyoruz. Geleceğimizi gerçek anlamda betona gömüyoruz. Hem de bunu borçlanarak, gelecek nesillerden çalarak yapıyoruz!

Gittikçe büyüyen bir muhalefet

Bu inşaat odaklı ekonomik büyüme modeli doğal olarak burada, MIPIM fuarında gördüğümüz mega-proje ve kentsel dönüşüm odaklı bir pazarlama stratejisini beraberinde getiriyor. Ancak bütün bu pazarlama stratejisi ancak çok önemli bir gerçeğin saklanmasıyla mümkün olabiliyor: bu projelere karşı gittikçe büyüyen bir muhalefet.

İstanbul’un dört bir köşesinden mahalle sakinleri artık uyanmış durumda. Belediyelerin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, TOKİ’nin ve inşaat şirketlerinin önlerine getirdikleri toz pembe dünyaların arkasındaki talan projelerinde kendilerine yer olmadığının farkındalar. Örgütleniyorlar, birleşiyorlar ve yaşam alanlarına sahip çıkıyorlar. Ne olduğu belli olmayan projelere kamulaştırma tehdidiyle imza attırılmaya çalışılan mahalleliler MIPIM’deki bu finans-inşaat-siyaset şer ittifakının bu topyekün saldırısına karşı topyekün bir mücadele hattı örmek zorunda olduklarının farkındalar artık.

‘Deprem’ yalanı

Kentsel dönüşüme her karşı çıktığımızda temcit pilavı gibi önümüze sürülen ‘deprem’ meselesi ise bu şer ittifakının ne kadar samimiyetsiz olduğunu çok açık ve net herkese gösteriyor.

1999 depreminden sonra İBB’nin Japon mühendislere yaptırdığı İstanbul’un deprem riski haritası ile ‘Afet Riskli Alan’ ilan edilerek kentsel dönüşüm sürecine sokulmak istenen mahalleler birbiriyle örtüşmemekte. Hatta, bu haritalara göre zemin açısından en ‘yerleşilmemesi gereken’ Küçükçekmece Gölü’nün kuzeydoğusu (Halkalı) TOKİ’nin alt gelir grubu için en yoğun olarak konut yaptığı alanlardan biri.

Bunun da ötesinde, 2003 yılında üniversitelere yaptırılmış olan deprem mastır planında belirlenmiş olan 400 küsur toplanma alanının yarısından fazlası yapılaşmış durumda. Olası bir depremde hayati önem taşıyan bu alanlar sermaye ve siyaset elbirliğiyle yok ediliyor. İstanbulluların çoğu olası bir depremde nereye sığınacaklarını dahi bilmiyor. Bu şartlarda ‘deprem’kelimesini ağzına dolamış siyasetçiler ve müteahhitler ne kadar samimi?

Deprem riski gerçek ve ciddi. En kısa zamanda halk bu konuda bilinçlendirilmeli, deprem bir rant aracı olmaktan çıkartılmalı ve yaşam alanlarına en az müdahale edilerek, mahalle sakinlerinin hiçbiri, gerek ev sahibi olsun gerek kiracı, yerlerinden edilmeden, kendi olanakları oranında katkı sağlayarak daha güvenli binalarda oturmaları sağlanmalı,

Diğer yandan kentsel dönüşüme karşı muhalefet kadar, yatırımların tamamlayıcı unsuru ve inşaat sektörünün can simidi olan mega projelere karşı da gittikçe büyüyen bir muhalefet söz konusu.

İstanbul’un kuzey ormanlarında kamu-özel işbirliği dalaveresiyle pazarlanan mega projeler 3. köprü ve 3. havalimanıyla sınırlı kalmayacak. Senelerdir söylediğimiz gibi bunlar asla ulaşım projeleri olarak tasarlanmış değil. 3. köprü bir ulaşım projesi olsaydı —ki yine gerek olmadığını savunurduk— mevcut iki köprü arasına yapılırdı. Aynı şekilde 3. havalimanı bir ulaşım projesi olsaydı —yine gerek olmadığını savunurduk— İstanbul’un mastır planının öngördüğü gibi Silivri’ye yapılırdı.

Peki neden bütün uçuş güvenliği zaaflarına karşın, o bölgede inşaat yapmanın olağanüstü maliyetlerine karşın ısrarla Kuzey Ormanları’nın kalbine, su rezervlerinin ortasına yapılmak isteniyor? Çünkü bunlar asla ulaşım projeleri değil, bunlar İstanbul’un Kuzey Ormanları’nı finans, emlak ve inşaat sektörlerinin yağmasına açmak için tasarlanmış birer emlak projesidir. Nitekim daha birkaç gün önce 3. köprü güzergahındaki arsaların AVM, otel, konut gibi yapılaşmalara açıldığını öğrendik.

Boşuna uğraşıyorlar

Evet, MIPIM’de ülkelerini satmak için kendileri paralayanlar boşuna uğraşıyordu aslında. Kapitalizmin temel mantığını bile kavrayamamışlar. Beceriksizce kandırmaya çalıştıkları yabancı yatırımcı her şeyin farkındaydı. En basitinden hukukun olmadığı bir ülkeye gitmeyecek kadar kafası çalışıyor. Hatta konuştuğumuz bazı yatırımcı temsilcileri isim vermeden müşterilerinin Türkiye’den çıkmak için fırsat kolladığını söylüyor ve ekliyor: Türkiyeli sermayedarlar bile artık dışarıya yatırım yapmaya bakıyor. Tıpkı batan gemiden kaçan fareler gibi.

Bizim yapmamız gereken ise geleceğe bakmak ve bu enkazın altından devrimci bir siyaset, dayanışmacı bir ekonomi, yeni bir kamusallık, dayanıklı kentler ve adaletli bir sistem yeşertmek.