Okuma süresi: 3 dakika

(Bülent Duru* / Evrensel Pazar – 12 Nisan 2015)

Kent ve çevre alanında ana ilkeleri belirlemenin ve bunları uygulamaya geçirmenin güçlüğünün ardında, ekolojik kaygılarla oluşturulan politikaların ‘bugünün somut, gerçek sıkıntılarını değil, geleceğin olası, soyut sorunlarını hedeflemesi’, bir anlamda yokluk içinde bulunan kesimlerin gereksinimlerine seslenememesi bulunmaktadır. Ekonomik koşulları iyi olmayan, kentleşme süreci çok eskilere gitmeyen, kırsal kesimle hâlâ az çok bağları bulunan bir ülkede, toprakların, ormanların, tarihi değerlerin korunması buraların boş durması olarak algılanabilmekte, kaynakların boşa gitmesi olarak görülebilmektedir. Bundan dolayı kent ve çevre politikalarının yalnızca gelecek kuşakların ihtiyaçları ya da AKP politikalarının eleştirisi üzerinden kurgulanması yeterince çekici olmayacaktır.

Partilerin söz konusu alana ilişkin söylemlerinin belirlenmesinde son dönemdeki ekonomik hareketlenmenin asıl dayanağı olan toprak kullanım politikasının göz önünde bulundurulması gerekiyor. Kent ve çevre sorunlarının boyutlarının büyümesini AKP’nin toprağı yatay ve dikey olarak, olanakları zorlayarak sonuna kadar kullanmasından soyutlayamayız: Dikey olarak gökdelenlerle, köprülerle, toplu konutlarla; yatay olarak ise büyük şehirlerin genişlemesiyle, ormanların tahribiyle ya da HES projeleriyle kendini gösteren bu politika bir yandan ağır çevre sorunları doğurmakta ama bir yandan da önemli bir kesime yadsınamayacak ekonomik avantajlar aktarmaktadır.

Lüks oteller, alışveriş merkezleri, konut siteleri, otoyollar ve bu türden doğaya baskıda bulunan yatırımlar ekolojik duyarlılığı bulunanların tepkisini çekse de, nüfusun azımsanmayacak bir bölümü için ilerleme göstergesi olarak görülmekte, yarattıkları istihdam ve ekonomik canlılık için partiye oy kazandırmaktadır. Hatta AKP’nin en çok doğal varlıklara, kentsel değerlere zarar verdiği yerlerden oy topladığını bile düşünebiliriz. Dolayısıyla yalnızca ekolojik duyarlılıkla kent ve çevre sorunlarını ön plana çıkarmak -görünürde destek bulsa, ilgi çekse bile- seçimlerde başarıya ulaşmada yeterli olmayabilir.

Bunun için de ulaştırmadan kentsel dönüşüme, enerjiden içme suyuna kadar tek tek hizmet alanlarının nasıl biçimlendirileceğine ilişkin ayrıntılı tartışmaların, çalışmaların yapılması gerekmektedir. Aşağıdaki yaklaşım önerileri, siyasal partilerin konut, katı atık, ulaşım, içme suyu gibi yerel hizmet alanlarına yön gösterecek ilkelerin belirlenmesinde işe yarayabilir:

*Sorunlara Alternatif Çözümler Önermek: Ekolojik düşünce özü gereği,doğaya ve kente müdahaleleri engelleyici, sınırlayıcı, denetleyici politikaların geliştirilmesini öngörmektedir; bu biçimiyle ekonomik gelişmenin karşısında durduğu için de geniş kitlelere hitap edememektedir. Oysa kent ve çevre değerlerinin yitirilmesi kaygısıyla bakınca sorun olarak görülen alanlar azımsanmayacak bir kitle için daha iyi yaşam umudunu beraberinde getirmektedir. Örneğin kıyı alanları turizm faaliyetlerine açıldığında ya da gecekondu bölgesinde kentsel dönüşüm uygulandığında, geniş bir kitle için iş bulma ya da gecekondudan apartmana geçme fırsatı da doğmaktadır. Bir anlamda yeni yatırımlara, otoyollara ya da TOKİ konutlarına alternatif çözüm yolları bulmadan eleştiriler yöneltilmesi, geniş bir kitlenin kendinden uzaklaştırılması sonucunu doğurabilmektedir. Bundan dolayı, “şunlar yapılmamalı” biçiminde olumsuz politikalar izlemekten çok “şunlar yapılmalı” biçiminde olumlu önerilerin geliştirilmesi daha uygun olabilir.

*Gündelik Yaşam Sorunlarını Öne Çıkarmak: Kent ve çevre politikalarının geleceğe ilişkin, belirsiz sorunlar yerine, daha bugünden sıkıntıları çekilen somut sorunlara vurgu yapacak biçimde şekillendirilmesi önerilebilir. İnsanların kendilerini yakınlarındaki bir sorun olarak görmediği, karmaşık, yabancı bir konu olarak algıladığı, iklim değişikliği gibi yapısal (sistemik) küresel sorunlardan çok, halkın gündelik yaşamını zorlaştıran gıda, katı atık gibi birikimli (kümülatif) yerel sorunlar üzerinde durulması daha çok ilgi çekebilir. Geçim derdinde olan biri için ekolojik bunalım, radyoaktif kirlilik gibi sorunlar herhangi bir şey ifade etmeyecektir; bundan dolayı sudan, topraktan, gıdadan kaynaklanan, yaşam koşullarını güçleştiren sıkıntılar ve olası çözüm yolları ön plana çıkarılabilir.

*Çevrenin Siyasetle İlişkisini Kurmak: Yapılabilecek bir başka şey doğanın insan tarafından baskı altına alınması, sömürülmesi ile toplumsal olaylar arasında bağ kurarak seslenilen kitleyi genişletmektir. Türkiye’de bunun karşılığı doğal olarak Kürtler, Aleviler ve diğer dezavantajlı gruplardır. Üstelik bu birlikteliği doğal kılacak somut koşullar da önümüzdedir: Ormanların yakılması, köylerin boşaltılması, barajlarla yerleşim yerlerinin, tarihi kentlerin yok edilmesi, büyük ölçekli kamulaştırmalara gidilmesi, insanların göçe zorlanması… Bunların hepsi aynı zamanda kent ve çevre sorunudur.
*Çevreci Hareketlenmeyle İşbirliğine Gitmek: Son dönemde kent içinde ve kırsal alanda yeşil alanlar üzerine yapılması tasarlanan toplu konut, alışveriş merkezleri ve HES’ler gibi yatırımlara karşı sürdürülen çevreci direnişler kent ve çevre politikalarının ön plana çıkarılmasına yarayabilir. Söz konusu yatırımların doğal denge ya da kültürel çevreye zararlarının yanı sıra, belki bunlardan daha çok, yurttaşların yaşamlarına olumsuz etkileri üzerinde durmak, yöre sakinlerinin daha çok ilgisini çekebilir. İstanbul’da bir parkı yeşil alan olarak koruma çabalarının Gezi Direnişi’ni ortaya çıkarmasını akılda tutarak yerel girişimler ve platformlarla ilişkiler güçlendirilebilir.

*Kadınlara ve Dezavantajlı Gruplara Yönelmek: Kapitalizmin, sanayileşmenin, betonlaşmanın, doğadan uzaklaşmanın olumsuz etkilerinin öncelikli olarak dezavantajlı gruplara yansımasından hareket ederek, kent ve çevre sorunlarını çözmek üzerine atılacak her adımın öncelikle kadınlara, çocuklara, engellilere, evsizlere ulaştırılması üzerinde durulmalıdır.

* AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi