(Eren Dağıstanlı / Evrensel – 24 Nisan 2015)

Çernobil denince Karadeniz, Karadeniz denince radyoaktif çaylar, sakat doğumlar, kanser hastaları ve ölümler geliyor bu ülkede akıllara. Peki ne oldu da, topyekün bir yaşam göz göre göre katliama uğradı? “Yahu ne katliamı, Çernobil bir nükleer kaza, hem de tüm dünyada etkisi var; sadece bizim memlekette mi katliam?” diyebilirsiniz. Tıpkı Soma ve Ermenek’te yetkililerin görevlerini yerine getirmeyerek işçileri öldürmesi gibi, tıpkı Hiroşima ve Nagazaki’nin atom bombasıyla havaya uçurulması gibi bir katliam Çernobil.

Çernobil’i katliam yapan tek şey verdiği zararın büyüklüğü de değil elbette. Çernobil’den yayılan radyasyonun Karadeniz ve Trakya kıyılarına vereceği zararın bilindiği halde kamuoyundan saklanması ve özel olarak sansür politikaları uygulanması. Eğer bir felakete karşı önlem alınmıyor aksine halka yalan söyleniyorsa, yani bütün bilgi ve belgelere rağmen insanların ölümüne çanak tutuluyorsa bunun adı katliamdır.

‘BAKIN BEN İÇİYORUM SİZ DE İÇİN’

Çernobil patlamasından sonraki ilk aylarda, Türkiye’deki yetkililer, bilimsel veri ya da araştırma sonuçlarının resmen açıklanmasını yasakladı. Herhangi bir resmi açıklama yapmasına izin verilen tek kişi Endüstri ve Ticaret bakanı H. Cahit Aral’dı. Bu vatandaşı elinde çay bardağıyla verdiği pozlarla, “Bakın ben içiyorum, siz de için”  temalı gayet ‘bilimsel’ açıklamalarıyla hatırlamak mümkün. Çernobil sonrası açıklama yetkisinin Ticaret Bakanı’na verilmiş olmasının temel sebebi, çay ve fındık satışları ve ihracatının sekteye uğramaması kaygısıydı. Daha sonra kurulan Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin hedefleri arasında yer alan “Özellikle de ihracatımız ve ülkemize yönelik dış turizm üzerinde olumsuz sonuçlara yol açabilecek tesir ve izlenimleri bertaraf etmek” maddesi bu durumu kanıtlıyordu.

İtalya’da 1986 Mayısı’nın ilk üç haftasında taze süt tüketimine yasak getirilmişken, Cahit Aral tarafından yapılan ilk resmi açıklama şöyleydi: “Ülkemizin her tarafındaki et, süt, su, balık, sebze ve meyvelerin tümü tertemizdir. İnsan sağlığına zararlı hiçbir kirlenme mevcut değildir.” 24 Haziran 1986 tarihli Türkiye Gazetesi ”Türkiye’de radyasyon yok.” başlığıyla Cahit Aral’ın “Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” açıklamasına yer verdi.

‘DEMLENİNCE RADYASYON KALMIYOR’ 

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Çernobil sonrasında Karadeniz’de radyasyon kirliliği olduğunu biliyordu. Buna karşın, ne çay yetiştiren insanlara ne de çayı işleyen fabrikalara resmi bir uyarı gönderilmedi. Çaykur’un kirliliğe ilişkin bilgiyi almasına rağmen, çay ürününü aldığı 1986 yılının mayıs ayı ile aralık ayı arasındaki 8 ay boyunca insanlara bir uyarı yapılmadı. Çoğu kadın olan çay işçileri, bellerine kadar girdikleri çay tarlaları içinde, radyasyona maruz kalarak çalışmaya devam etti.

20 Aralık 1986’da Hürriyet Gazetesi Başbakanlık basın merkezinin açıklamasından alıntı yaparak şöyle diyordu: “Çayı şimdi içebilirsiniz, kesin rapor: Demlenince radyasyon etkisini kaybediyor. Günde 20 bardak çay bile zararsız.” Ancak ODTÜ Kimya bölümünde hazırlanan bir rapor bu haberin tam tersini söylüyordu. Rapora göre  “1985 tarihli bazı çay çiçeği paketleri yüksek radyoaktivite göstermiştir. Çaydan suya geçen sezyum yüzdesi halka bildirilen %3’ten çok daha yüksek olup, % 65’tir. Günde 5 bardak çay içen bir kişi yıllık 65-105 mrem’lik bir doz alacaktır. Radyasyonun eşik dozu yoktur ve maruz kalınan radyasyonu en aza indirmek için her türlü önlem alınmalıdır.” Daha sonra bu raporu yayınlayan ODTÜ’lü bilim insanlarına “adi ve pespaye bir gayeye” hizmet ediyorlar suçlaması yapılmıştır.
Bu ve buna benzer sansür ve karalama politikaları, dağıtılan radyasyonlu süt ve fındıklar Çernobil döneminde artarak devam etti. Bir çok bilimsel rapor ve açıklama yalanlandı ve sümen altı edildi. (merak edenler: https://cernobiliyasamak.wordpress.com adresine bakabilir)

SÜREÇ ŞEFFAF VE DEMOKRATİK İŞLEMİYOR

Bugün de Çernobil dönemine benzeyen, nükleer santralleri tüp gaza indirgeyen, “Bekarlık nükleerden daha risklidir”gibi açıklamalarla adeta halkla dalga geçiliyor. Çernobil, Fukuşima ve Akkuyu süreçlerindeki açıklamalar nükleer santrallerin çevreye, insan sağlığına ve ekonomik zararları dışında bir gerçeği daha ortaya çıkarıyor: Planlanmasından yapımına, en ufak sızma yada kaza sonrasına kadar nükleer santrallerin antidemokratik süreçlerle yönetildiği, şeffaf olmadığı, yatırım kararından silah yapımına, kazalardan atıklara kadar her aşamada gizlilik esasına dayandığı, radyoaktif sızıntı ve kazaların örtbas edildiği ve toplumu ikna etmek için beyin yıkama/rıza yaratma kampanyalarının kullanıldığı.

NÜKLEERİN FITRATINDA VAR

Dünya’da birçok örnekte görebileceğimiz şekilde nükleer santrallerin yapımına antidemokratik süreçlerle, merkezi olarak ve kamuoyunda özgürce tartışılmasına izin verilmeden karar verilir; aynı şekilde yapılır ve işletilir. Katılımcılığa önem verilmez. Yatırım aşamasında büyük rüşvetler ve “fon”lar döner. Akkuyu nükleer santralinin ÇED raporu kamuoyuyla ne kadar paylaşılmıştır? Bağımsız mühendis, hukuk ve bilim insanlarının eleştirileri dikkate alınmış mıdır? Cengiz İnşaat’a verilen Akkuyu nükleer santralinin hidroteknik yapılarının ihalesinin mali değeri nedir? Bu soruların cevaplarını biliyor muyuz? Her aşamasında, herkese yalan söylemek nükleer santrallerin fıtratında vardır. Akkuyu reklamında oynayan oyuncuya bile hangi reklamda oynandığının söylenmemesi ancak bu nükleer fıtratla açıklanabilir. Hazır reklam meselesine de gelmişken söylemeden geçmeyelim. Karadeniz gençliğinin yüzünün müziğe olduğu kadar sokağa ve doğaya dönmesini de sağlayan Kazım Koyuncu Çernobil döneminde çay içen ve yalan söyleyen yetkililer için şöyle diyordu: “O çayı içen bir geri zekâlıdır… Ben kendi zekâmla ve felsefemle ölümü, hayatı uzatabilirim, kısaltabilirim, her şeyi yapabilirim. Peki benim köyümdekiler, anasının kuzusu çocuklar, 16 yaşındaki kız o neyi düşünsün, hangi felsefeyi düşünsün? Onun annesi hangi felsefeyle acısını yumuşatsın? Sen kimsin, o acıları onlara tattırabiliyorsun? Bu ülkenin politikacılara, yalancılara ihtiyacı yok. Kendi onuruna sahip çıkmış, kendi kişiliğine sahip çıkmış haline ihtiyacı var.” Sanırım Akkuyu nükleer reklamını yapanları da aynı zeka sorunuyla algılamak ve sormak gerekiyor. Siz kimsiniz de bu yalanları insanlara söylüyorsunuz? Siz kimsiniz de insan hayatı üzerinde oyun oynayabiliyorsunuz?

Saca vuran yağmur sesinin ölüm getirdiği bilemezdi elbette onun sesini kendisine ninni edinen çocuklar. O çocuklar “gerizekalıca” çay içenlerin yalanlarına öfkeyle büyüdü. Ve şimdi Mersinli kardeşleri bahçesindeki limonu yerken düşünmesin diye, Sinoplu arkadaşları denizlerde viya yapabilsin diye nükleere karşı mücadele ediyor.

Hatırlatmakta fayda var. 25 Nisan’da Sinop’ta, 26 Nisan’da Kadıköy’deyiz!

*Karadeniz İsyandadır Platformu