(Justin McGuirk, çev. Serdar Güneri / Yeşil Gazete – 29 Temmuz 2015)

Müşterek alan ve hizmetlerdeki artış, özel kentsel gelişime katılımcı bir alternatif yaratarak kentin kamu yararına iadesinin istenmesi anlamına geliyor. Fakat bu durumun bahçe projelerinin ötesine geçmesi nasıl mümkün olabilir?

“Kentsel müşterekler” tabiri son zamanlarda daha fazla duyulur oldu ve bunun sebebi çok açık. Geleneksel “kamu” anlayışımız değişiyor: kamu hizmetleri kemer sıkma politikalarının kurbanı oldu, kamu konutları tasfiye edilmiş durumda ve gitgide kamusal alan diye bir şey kalmıyor. Bu acımasız neoliberal dünyada müşterekler kamu-özel savaşına bir alternatif sunuyor. Ortaklaşa sahip olunan ve yönetilen alan ve hizmet fikri, 21 yüzyıl anlayışının katılımcı vatandaşlık ve denkler arası üretimine tekabül ediyor. Müşterekler, hiç olmazsa teoride birçok köklü değişikliği ortaya çıkaracak potansiyele sahip.

Öyleyse kentsel müştereklerin ifadesi olarak neden hep halk bahçeleri kullanılıyor? Nasıl oluyor da yeni kentsel politikaların öncülerini hep kıvırcık lahana ve kuzukulağı yetiştirirken görüyoruz? Müşterekleştirme konut, enerji kullanımı, gıda dağıtımı ve temiz hava gibi büyükşehirin işleyişini etkileyecek konulara da dokunabilir mi? Bir başka deyişle, kent bir müşterek olarak yeniden düşünülebilir mi yoksa müşterekleştirme yalnızca özerklik ve direniş pratiklerine dair küçük çabalar olarak mı ortaya çıkar?

İngiltere’de özel olarak bir müşterekleştirme tarihi bulunuyor ki bu halen Londra’nın dokusuna işlenir durumda. Wimbledon, Clapham ve Ealing’in ortak bir yönü var: buralar bir zamanlar yerel halkın hayvanlarını otlatma hakkına sahip oldukları yerler. Fakat 18. yüzyıldaki çitlemeler* ortak toprakları pazarlanabilir kaynak haline getirip topraksız işçi sınıfı yaratarak büyük ölçüde özel kişilere tahsis etti. Günümüzde müştereklerin sorunu onu hala bir ortak kaynak olarak görmemiz. Okyanus ve ırmakların balık stokları olarak görülmesi gibi.

commons2

Orijinal kent müştereklerinden biri: güney Londra’daki Clapham Common. Fotoğraf: Martin Godwin, the Guardian

Bu bir yanlış anlaşılma. Çünkü ortak bir kaynağı idare edebilecek ortak bir stratejiye sahip olmadan ona sahip olamayız. Elinor Ostrom ortak alanların bir takım kurallar gerektirdiğini söyler. Ostrom, kontrol ve denge sisteminin yürürlükte olması şartıyla bu kaynakların “kamusal mülkiyet trajedisi”nin (birilerinin payına düşenden fazlasını almasıyla ortaya çıkan sömürü şekli) kurbanı olmayabileceğini kanıtlayarak ekonomi alanında Nobel ödülü almıştır. Müşterekler bir kaynaktan ziyade bir süreçtir, bir grup insanın sorumluluk paylaştığı bir sosyal ilişki alanıdır. Bu bir bahçe ya da mahallenin yönetimi de olabilir. Tarihçi Peter Linebaugh’un dediği gibi müşterekler en iyi eylem olarak anlaşılabilir.

Müşterekler fikrinin günümüzde bu kadar popüler olması, bir ölçüde internet ve ağ araçlarının büyük grupların kendi kendilerini örgütlemelerini mümkün kılmasıyla ilgilidir. Açık kaynak yazılım, Wikipedia, creative commons ve sosyal medya, müşterekliği olası kılarak bir yandan da yatay örgütlenme ortamını yaratıyor. Kentsel şartlarda müşterekler sık olarak terkedilen bölgelerde veya açıklıklarda yapılan bahçeler olarak karşımıza çıkıyor. Bunun sebebi de alanın sınırlı olması ve bahçelerin diğer pratiklerle karşılaştırıldığında daha düşük masraf ve çabayla oluşturulabilmesi. Fakat bu bahçe inisiyatifleri bile sürekli tehdit altında. 90’ların sonunda New York belediye başkanı Rudy Giuliani 100’den fazla müşterek bahçeyi satmaya kalkıştı. Berlin’de de kapatılan havaalanı Tempelhof’un bahçelerini kurtarmak için mücadele verildi.

commons3

Gezi Parkı protestolarından. İstanbul, Haziran 2013. Fotoğraf: Ozan Kose/AFP/Getty Images

Aslında müşterekleştirme fikri en çok kriz zamanlarında kendisini gösterir. Kahire Tahrir Meydanı’nda, İstanbul Gezi Parkı’nda ve New York Zucotti Park’ta yaşanan protesto gösterileri, devletin sahip olduğu kamusal alanları (Zuccotti Park hariç) kitle örgütlenmesi sayesinde geçici müşterek alanlara çevirdi. Benzer bir şekilde Yunanistan’daki ekonomik krizler Atina’da müşterekleştirmenin yeniden doğmasına sebep oldu. Belediyenin ihmal ettiği parklar buraların sakinleri tarafından sahiplenildi. Müşterekleştirmeye örnek olarak Brezilya varoşlarındaki halkın çevrelerini birlikte yaratıp idare etmesi de gösterilebilir.

Buradaki soru şu: tüm politik yanıyla müşterekler bir taraftan aşırı ihtiyaçların ve sembolik direnişin öbür taraftan da masum lokal inisiyatiflerin ötesine geçebilir mi? Bu noktada umut verici örnekler bulunuyor. Paris banliyösü olan Colombes’deki hırslı ve karmaşık müştereklik deneyimi bunlardan biri. Atelier d’Architecture Autogérée (Kendi Kendini Yöneten Mimari Atölyesi) 2012’den beri yardımcı direktörü Doina Petrescou’nun tanımıyla “aşağıdan yukarıya dirençli düzelme stratejisi” geliştiriyor ve bu sıradan bir kentsel tarım inisiyatifinin ötesine geçmiş durumda. Kolektif kullanım için bir mikro çiftliğin bulunduğu doğru fakat bu üç merkezden sadece biri. Diğerlerini bir mini yeniden dönüşüm tesisi ve kooperatif eko konutlar oluşturuyor. Projenin 5000 metrekareyi beraberce idare eden, yiyecek, enerji ve ev üreten, aktif olarak atığı ve su kullanımını azaltmaya çalışan 400 vatandaşı bulunuyor. Bu şimdiden alternatif kentsel yaşam için Avrupa standartlarında büyük çaplı bir deney. Fakat buradaki amaç, gelecek 5 yılda 5 merkez daha oluşturarak bunu müşterek bir kent hareketine dönüştürmek.

commons4

Paris varoşlarındaki The Agrocité Projesi bir mini çiftlik, geri dönüşüm tesisi ve kooperatif eko konutları içeriyor. Fotoğraf: Atelier d’Architecture Autogérée

Bu yalnızca yüzlerce sade vatandaşın (aktivistlerin değil) nasıl alternatif kentsel ekonomi yarattığına dair bir örnek çalışma. Fakat müştereklerle ilgili ortaya her zaman şu soru ortaya çıkıyor: buna kimler dahil? Otoritenin herkesin yararına kontrol ettiği kamusal alanın aksine müşterek alanlar dışarıya kapatılabilir. Bu da genellikle alanla coğrafi bağı olan belirli sayıda kişi tarafından belirlenir. Peki ya yabancılar müşterek denilen alanlarda hak iddia ederse?

Mekansal politika konusunda uzmanlaşmış olan Yunan akademisyen Stavros Stavrides’e göre müşterek alanların açık bir topluluk olabilmesi için yeni gelenleri de kapsaması gerekir. Geçtiğimiz ay Londra’da müştereklerle ilgi bir seminerde konuşan Stavrides şöyle diyor: “Müşterekler birlikle değil farklılıkla ilgilidir. Herkesin katılımına açık olmadır”

Topluluk büyüdükçe sosyal ilişkiler de karmaşık bir hal alır. Fakat bu bir engel değildir. Daha zorlu olan, müştereğin topluluğa yük olmadan sürdürülüp sürdürülemeyeceğidir. Son yıllardaki en ilham verici girişimlerden biri, Madrid’de terkedilmiş bir alan olan Campo de Cebada’nın mimarlar ve yerel halk tarafından bir halka açık bir alan ve kültürel mekana çevirilmesidir. Fakat Zuloark kolektifi üyeleri, geçtiğimiz günlerde yorulduklarını itiraf etti. Dolayısıyla müşterekleştirme sisteminin sürdürülebilir olması gerekir; aksi takdirde onun idealist potansiyeli, yapılması gerekenlerin yerine getirilmesindeki romantik küçümseme nedeniyle azalır.

commons5

Madrid’deki Campo de Cebada kültür alanı

Son dönemdeki politik söylem rutin hatta alaycı bir şekilde bu hatayı yaptı. İngiltere Muhafazakar Partisi’nin “Big Society” planını iptal etmesi, yerel yönetim bütçe kesintileri üzerine muğlak bir gönüllülük yarattı. Avrupa’nın en uzun mesaisine sahip olan İngiliz çalışanlar kendi topluluklarını kuracak zamanı nereden bulacaklar? Müşterekleştirme fikrinin öne çıkması için ödül ekonomisinin garip kavramlarının ötesine geçmemiz ve sistematik bir yeniden yapılanmaya dahil olmamız gerekiyor.

Stavridas müşterekleştirmenin daha yaygın hale gelmesi için yeni kurumlara, özellikle politik kurumlara ihtiyaç olduğu görüşünde. Şimdiye kadar politik ilham hep Avrupa’nın dışından geldi: Cochabamba’daki müşterek su sistemleri, Bolivya Chiapas’taki Zapatistalar ve son olarak da Kobane’de Suriyeli Kürtler. Fakat bu değişiyor olabilir. Barcelona en Comú (Müşterek Barselona) hareketinin içinden gelen Ada Colau’nun Barselona belediye başkanı olarak seçilmesiyle müşterek temelli yönetişim en sonunda büyük bir Avrupa şehrinde vücut buldu. Barcelona en Comú gibi hareketler katılımcı bir politikayı kurumsallaştırabilirse, müşterekler bizim vatandaşlık ve sürdürülebilirlik kavramlarımızı yeniden şekillendirebilir ve konuyu bahçeciliğin ötesine taşıyabilir.

*Çitleme, ya da toprağın çitlerle çevrilmesi hareketi, İngiltere’de 18. yüzyıla kadar devam eden toprağın ticarileşmesi olayıdır. Parlamento’nun çıkardığı tarım yasasıyla küçük çiftçilerin kullanımında olan devlet toprakları, büyük toprak sahipleri tarafından ele geçirilmiştir. (Ç.N.)

Yazının İngilizce Orijinali