(Charlie Campbell’in “Günah Keçisi” adlı kitabından alıntıdır.)

…Bir de, St. Kilda’dan çok çok uzaklarda, Şili kıyılarının iki yüz mil açıklarında Paskalya Adası’nda yaşananlar var.

“Paskalya Adası kendi sikletinin çok üstünde bir yumruk atmıştı. Fakat kendi kendine yumruklaşmıştı. Ancak geriye dönüp baktığımızda adalıların kendini nakavt eden hareketlerini görebildik.” – Ronald Wright

 Fotografías Aereas; Hotel Explora Rapa Nui

Ada, yüzlerce yılı dış dünya tarafından rahatsız edilmeden geçirmişti. Merkezden dışa doğru açılan on ikiden fazla bölgeden oluşuyordu. Her bölgeyi farklı bir kabile, devasa taş figürler (moai) inşa ederek işgal etmişlerdi. Paskalya Adası, adalıların tanrılarını ve atalarını onurlandırmak için platformlar (ahu) üzerine inşa ettikleri, yüzleri adanın iç bölgelerine doğru bakan heykelleriyle meşhur olmuştur. Zamanla bu heykeller, kabileler arası mücadelede rekabetin bir parçası olarak büyümeye başladı. Heykellerin ortalama ağırlığı 10 tondu, ancak bir taş ocağında ağırlığı 270 tonu bulan tamamlanmamış ve muhtemelen hiç yerinden oynatılmamış bir kafa vardı. Diğer taraftan, başka bir çukurda ise kayalardan sökülüp atılmış, terkedilmiş 397 heykel bulunmaktaydı. Peki, neden bu heykeller böyle baş edilemez boyutlara ulaştı ve sonra neden devrildi?

640px-Ahu-Tongariki-2013

Cevap, böylesi düşman bir coğrafyadaki hayatta kalma mücadelesinde yatıyor. Ada, önceleri oldukça ağaçlıktı; artık değil. Adalılar buraya geldikleri MS 900’lü yıllardan itibaren sürekli olarak ağaçları kestiler.

Paskalya palmiyesi, adalılar tarafından keşfedildiğinde türünün en büyük örneğiydi. Bu ağaç yemek pişirme ateşi ve cenaze yakmakta, çatı, ev inşa etmekte, sallar ve kanolar yapmakta, son olarak da ulaşımda ve heykel inşasında kullanıldı.

Yıllar geçtikçe, adalılar binlerce ağacı yok etmiş, milyonlarca kayanın yerini de rüzgar kıran olarak kullanmak, bir takım bitkileri yetiştirebilmek ve bataklıkları bahçeye dönüştürebilmek için değiştirmişti. Fakat ormansızlaşma toprak kaymasına, toprak kayması da ekinlerin mahvolmasına sebep oldu. Doğal yaşam alanları tahrip edildiği için bazı hayvan türleri zamanla yok oldu. Buna rağmen, ağaçsızlaştırma devam etti.

6

Böylece, son ağacın da kesildiği gün geldi. Collapse: How Societies Choose to Fail or Survive? adlı kitabında Jared Diamond o çok meşhur soruyu sorar: acaba o son ağacı keserken adamın aklından ne geçiyordu? (Bunun MS 1400 ile 1600 seneleri arasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir.) Cevabı hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Fakat o tarihten itibaren adalılar sahip olduklarını yeniden kullanmak suretiyle, ağaçların en ufak kırıntısı için mücadele ettiler. Kendi petrolleri yoktu. Bu yüzden cenazelerini yakmak yerine mumyalamaya başladılar. Kano inşa edemediklerinden, balık tutamadılar. En önemlisi, bu artık adadan kaçamayacakları anlamına geliyordu. Son olarak da, artık eskisi gibi istedikleri zaman devasa taş heykeller inşa edemediler. Bu yoksulluk nüfusun ciddi şekilde azalmasına ve muhtemelen yamyamlığa neden oldu. Durumlarının ciddiyeti ortaya çıkınca da, adalılar birbirlerine saldırmaya başladılar ve dövüştüler ve dövüştüler…

Bu yüzden, heykellerin boyutlarındaki artış adalıların vahim durumlarıyla bağlantılıdır. Çünkü adalılar yardım istemek için yüzlerini tanrılarına döndü. Böylece giderek daha büyük heykeller yaptılar; ama kurtarmaya kimse gelmedi. Heykellerine duydukları inanç, yerini hayal kırıklığına ve öfkeye bıraktı. Adalılar, tanrılarının onuruna inşa ettikleri heykellerin kafalarını sökmeye başladı. Kendilerini terk edilmiş hissediyorlardı. İlahi güçlerin elçisi olduklarını iddia eden din adamları ve liderler de, bu felaketi engelleyecek güçlerinin olmadığı anlaşıldığından, çaresizliğe gömüldü.

1

A Short History of Progress adlı muhteşem kitabında, Ronald Wright adalıların bizim için “sınırlandırılmayan nüfus artışının, kaynakların savurgan kullanımının, çevrenin tahrip edilmesinin ve dinlerinin geleceklerini koruyacağına dair duydukları sonsuz güvenin nelere yol açacağının deneyini yaptıklarını” yazar. “Sonuç, nüfusun çöküşüne sebep olan ekolojik bir felakettir.” Wright ardından, bu deneyi daha büyük ölçekte tekrarlamamız gerekip gerekmediğini ve insanların kişiliğinin o son ağacı kesen adalıyla aynı olup olmadığını sorar.

İş, yanlış giden şeylerle ilgili sorumluluk almaya gelince, insanoğlu her zaman aynıdır. Bugün, adalılar arasında, bu felakete atalarının sebep olduğu fikrine karşı bir direnç oluşmuştur ve bir takım farklı açıklamalar getirilmeye çalışılmaktadır. Modern bir bilimci, fare akınını suçlamıştır. Başkaları, adaya uğrayan denizciler tarafından gelen salgın hastalıkları, bazıları da iklim değişikliğini suçlamıştır. Ama adalılar bu felaketleri atlatmıştı; bu yüzden ormansızlaşma en makul açıklama gibi görünüyor. Bilmediğimiz şey, adalıların teknoloji ve çok çalışmayla tüm ağaçlarını kaybetmelerinin sonuçlarını atlatabileceklerini düşünmüş olup olmamaları. Ada yaklaşmakta olan bir felaketin önceden anlaşılabileceği kadar küçüktü. Sonuç olarak Paskalya Adası, tüm ağaçlarını ve nüfusunun %90’ını kaybetti.

Kendimize sormalıyız: Paskalya adalılar, son derece basit araçlarla kendi çevrelerini böylesine tahrip edebiliyorsa, biz ne kadar fazlasını yapma kapasitesine sahibiz?

Dış dünyadan yalıtılmış bu adada yaşanan felaket, saf ekolojik çöküşe bir örnek oluşturdu. İlk defa, suçlayacak bir dışardan gelen yoktu, Yahudiler yoktu, komünistler yoktu, Katolikler yoktu. Etrafta böyle bir günah keçisi yokken, adalılar, kendilerinden başka öfkelenecek birilerini bulmakta zorlandılar ve suçlama liderlerden din adamlarına ve oradan da tanrılara doğru yönlendi.

Paskalya Adası (Easter Island) ve konuyla ilgili daha fazla bilgi için:

https://en.wikipedia.org/wiki/Easter_Island

http://scienceheathen.com/2012/12/13/deforestation-effects-causes-and-examples-top-10-list/