(Menekşe Kızıldere / Birgün, 16 Ağustos 2015)

Sınıfsal bir klasmandan ele alınca herkes iklim değişikliğine aynı oranda katkı sunmamakta ve iklim değişikliğinin etkilerinden de aynı oranda etkilenmemekte. Bu eşitsizlik, etkiler krize dönüşmediği sürece devam eder.

“Yoksulluk hiyerarşiktir, ama kirlilik demokratiktir.”
Ulrich Beck, 1992

Direnmeyi en iyi emekçi bilir. Bu söze referans yazmıyorum çünkü her gün gördüğümüz (aslında görmeyi arzu ettiğimiz ama ülkenin iklim kuşağı değişmekte olduğu için bulutlardan, göremediğimiz) güneş kadar açık. Nerde bir direniş varsa onun ön safında hep emekçiler vardır. Atölyesinin, tarlasının, mutfağının, ofisinin,madeninin, dizi setinin, plazasının, dükkânının… Okulunun, evinin, işinin emekçisi direnir çünkü zor kazanmıştır. Peki direnenlerin önderi emekçinin, krizlerin en demokratiği iklim krizi ile imtihanı nerde başlar? Hatta şunu da sorabilirsiniz; Emek ve iklim krizi mi, ne alaka?
Emeğin iklim krizi ile tanışıklığı en temelde başlar. İklim değişikliğine herkes aynı oranda mı katkı yapar? Daha da netleştirmek için şöyle sorayım; Eski usul kötü bir et fabrikasında yoğun amonyağa maruz kalarak çalışan Afrikalı bir işçi ile şanslı bir Afrikalıya göre yılda sekiz kat daha fazla et tüketen Avrupalı patronu aynı karbon ayak izine mi sahiptir?
Ankara Üniversitesinden Prof. Dr. Aykut Çoban “Sınıfsal Açıdan Ekolojik Mücadele, Demokrasinin Açmazları ve Komünizm” isimli Yaşayan Marksizm Dergisi 1. Sayısında yayımlanan yazısında iklim değişikliğine çok az katkısı olan emekçi sınıfın, iklim değişikliği etkilerinden en çok etkilenen olduğunu ifade etmiştir.

AFET SONRASI KOŞULLAR SINIFLARA GÖRE CAN ALIR
Burada iki nokta var, sınıfsal bir klasmandan ele alınca herkes iklim değişikliğine aynı oranda katkı sunmamakta ve iklim değişikliğinin etkilerinden de aynı oranda etkilenmemekte. Bu eşitsizlik, etkiler krize dönüşmediği sürece devam eder. Peki ya kriz durumunda ne olur? 2008 Myanmar Tayfununda başta başkent Rangun olmak üzere birçok yaşam alanı yerle bir oldu. Kırk binden fazla insan hayatını kaybetti. Okyanus kıyısındaki teneke mahallesi yoksulları ve müthiş pahalı evlerindeki burjuvazi tayfun tarafından hiç gözetilmedi. Bir doğal afet karşısında kaçamayan herkes eşittir. Afet sonrasında ise, zaten yoksulluğun en dibinde olanlar, yokluğa alışkın olmalarına rağmen bu kez bir insanın yaşayabileceği en minimum koşulları oluşturmanın derdine düştüler. Hiçbir yere gidemedikleri için de açlıkla ve hastalıklarla baş başa kaldılar. Birçok insan bu afet sonrası koşullarda yaşamını yitirdi.  Yoksul olmayanlar ise imkânları ile kaçmaya ve devam etmeye çalıştı. Afet herkese eşit davranırken, öncesi ve sonrasındaki yaşam koşulları sınıflara göre can aldı.
Kirletme veya tahribat yoluyla pek de doğal olmayan ama doğadan gelen afet yaratmaya, zaten doğal olarak olacak olan afeti katastrofik düzeyde ölümcül bir hale döndürmeye insanın doğaya müdahalesi diyoruz. Bu müdahalelere doğanın verdiği karşılığa da iklim değişikliği diyoruz. Doğanın iklim değişikliği sürecinde gerekli uyum koşullarını oluştururkenki, yeryüzüne tahakküm kuran insanoğlunu pek de dikkate almadan, yaptığı birtakım düzenlemelerin geneline de iklim krizi diyoruz. Son günlerde televizyonlardan duymaya alışkın olduğumuz üslupla söyleyelim, hiç kimse kusura bakmasın, doğa, mutlak barış ve sükûneti sağlamak için insana operasyon düzenleyecektir! Doğanın da bir kamu düzeni var. Bu üslupla Türkiyeli insanlar olarak iklim krizini daha net anlamış olduk umarım. Kavramları da böyle yerelleştirdikten sonra tam da burada tüm bu süreçte emeğin çatışmasına dönelim. Adım adım krize giden insanoğlu kaynakları tükettikçe ve de daha da fazla kazanmalıyım diye düşünmeye devam ettikçe, sizce kimden kısar ilk? Tabii ki üstünde tahakküm kurduğu kendi türünden kısar ilk. İşe üretmek için emek harcayanla başlar. Emeğinden kazandığına muhtaç olanın, devam etmek zorunda olduğunu iyi bilir. Üretmeye devam etmek için kaynağa ve enerjiye ihtiyaç duyarken, kâr etmek için kaynağın ve enerjinin ucuz olmasına ihtiyacı vardır. İklim değişirken ne üretimin hammaddesi ne enerji hiç de ucuz olmayacaktır. Bu yüzden iş gücünden, iş sağlığından ve güvenliğinden kısmaya başlar. Emekçi adil olmayan ücretle adil ve hatta insani olmayan koşullarda çalışmak zorunda bırakılır. Kömür madenciliği emekçilerinin durumu buna, kendi gözlerimiz ile seyrettiğimiz bir örnektir. Soma faciasının olduğu günlerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinden Aslı Odman’ın yöredeki zeytin üreticisi çiftçisinin nasıl da maden işçisine dönüştüğünü anlatan görüşleri basında yer almıştı.
Hatta birçok ölümlü kazaya sebep olacak şekilde daha hızlı çalışmak zorunda bırakılır emekçi. TMMOB İstanbul İl Koordinasyon kurulunca 2008’de yayımlanan “Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki Çalışma Koşulları ve Önlenebilir Seri İş Kazaları Hakkında Rapor“ da Tuzla Tersanesinde yaşanan ölümlü kazaların çoğunun temelinde emekçinin hakkından fazla hızlı çalışmak zorunda bırakılması olduğu anlatılmıştır.
Bir büyüme, kalkınma açmazında hakkından az emeğe, kötü koşullara binaen emekçi hızla, canını hiçe sayarak üretmeye zorlanmakta. Türkiye’de meslek hastalıklarının özel tedaviyi geçtik tanınmamasına karşın Uluslararası Çalışma Örgütü Türkiye’de yılda 8000 canın iş ve iş sağlığı sebebi ile yitip gittiğini bildirdi. Bu da gün de 20 can demek. Aslı Odman bunu barış günlerinde savaştaymışız gibi insanların ölmesi olarak tanımlıyor. Savaşın şiddetini yaşadığımız günlerdeyiz ve ben yiten canları rakamsal olarak karşılaştırmak istemiyorum. Ne emek uğruna ne birtakım ulvi değerler uğruna hiçbir can yitmesin!

EMEK ÖRGÜTLERİ, ÇEVRE VE İKLİM
Doğal varlıkların tahrip olmasından ya da yok olmasından kaynaklı sürekli ya da periyodik ama kronik olarak yaşadığımız ve yaşayacağımız su, gıda, toprak, temiz hava krizleri sebebi ile yalnızca emeğin işçi sınıfı değil her kesimi etkilenmekte. Ofisinde bilgisayarının başında, okulunda, dükkanında … Emeğinin derdinde her kesim bu krizler sebebiyle; büyüme, gelişme ve kâr kaygılarıyla oluşturulan pervasız politikalarla kentlerde ve köylerde ezilmekte. Bu yüzden emekçinin hakkını örgütlü bir şekilde koruması çok kritiktir. Emekçinin hakkını koruyan örgütünün ise güç sahiplerinin değil emekçinin yanında olması hayatidir. Emeği gözeten kurumların geliştirdiği politikalar dünyadan kopuk düşünülemez. Dünya genelinde emek örgütleri çevreyi bağlayan politikaların emeği de ne kadar bağladığını gördükleri için, çevre ve iklim ile ilgili politikalar üretmekte. Artık emek örgütlerinin de iklim değişikliği politikası edinmesinin gerekli olduğu bir dönemdeyiz. Emeğin sesinin yükselmediği ve emeğin öncülük etmediği bir iklim hareketinin sesi kısıktır, söyleyecekleri eksiltir. Bu sebeple İklim İçin Kampanyasının #G20 Zirvesi öncesinde 12-13 Kasımda Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştireceği #IklimForumu‘na emek örgütlerinin güçlü katılımı, kendi oturumlarında sözlerini söylemesi gerek. Başvuru 1 Eylül’e kadar açık. (http://iklimicin.org/forum-basvuru/)

Prof Dr. Aykut Çoban, yukarıda bahsettiğim yazısında emek sınıfının yaşantısının biyolojik kaynaklara direk bağlılığından bahsetmekte. Daha mütevazı, tüketime değil ihtiyaca yönelik doğaya saygılı yaşam tarzının, tüketime yönelik olandan daha az iklim değişikliğine katkı sunduğuna değinmekte. Bahsettiğim yazısında bu cümleyi kurmaktadır; “Ekolojik mücadele, bir sınıf mücadelesidir; sınıf mücadelesi de ekolojik bir mücadeledir…”

Biz sıradan insan aslında saygısız bir yaşam tarzı istemiyoruz. Ne doğaya, ne emeğe ne birbirimize… Kirliliğin dahi artık demokratik bir şekilde dağılmadığı şu çağda biz sıradan insanlar ancak dayanışarak var olabileceğiz. Hele ki emek! Emeğin iklim krizine karşı iklim mücadelesindeki yerini alma vaktidir. İklim mücadelesi bir emek mücadelesidir.

Umutla…