(Ercüment Akdeniz / Evrensel Pazar – 13 Eylül 2015)

Bir hafta önce… Bir hafta sonra… Nerden nereye?

Bir hafta önce, Bodrum’da kıyıya ölü balıklar değil sığınmacılar vurmuştu! Kırmızı tişörtü, minnacık ayakkabılarıyla ölüm uykusuna yatmış o çocuk vicdanları sarsmıştı. İnsanlık sadece bizde değil bütün dünyada Aylan Kurdi’ye ağlamıştı. Çünkü kıyıya vuran sadece küçük bir insanın bedeni değil insanlıktı, insanlığımızdı..!

Hüzünlüydük, öfkeliydik…

Savaştan kaçan insanların ülkesinde, kimler bu ateşin altına odun atmışsa onlaraydı isyanımız!
Dilinden, inancından, milliyetinden dolayı aşağılanan “göç” insanlarına kim, kimler aşağılık muamelelerde bulunmuşlarsa ona, onlaraydı ahımız!

Bir hafta sonra…

Faşizm gelmeden ayak sesleri gelirmiş derler… geldiler!

Faşizmin ayak sesleri ne zaman geldi biliyor musunuz? Küçük Aylan’ın azabını paylaşmak için ortak vicdan anaforuna kapılanlar ne zaman ki Kürtlere yönelik ırkçı saldırılara prim verdiler, işte o zaman!
Konya’da, 400 inşaat işçisini Kürt oldukları için linç kuşatmasına alanlar da o vicdan anaforundaydı, Ankara-Beypazarı’nda mevsimlik tarım işçileri için “ölüm” çığlıkları atanlar da… En azında atılan tweetler böyle söylüyor.

“Bunlar terörist taşıyoor..!” naralarıyla ambulanslar hastanelere sokulmadığı zaman; çalan siren sesleri değil, faşizmin ayak sesleriydi. Acil servise gelen yaralı her genci “hedef”leriyle karıştırıp sopalarıyla test edenlerin sesiydi faşizm.

Küçük Aylan’ın masum bedeni etrafında oluşan o vicdan semahına geri dönelim…

O sıra Avrupa’dan öyle bir ses geldi ki; o sesi duyan hemen herkes okkalı bir küfür sallamıştır eminim. Macaristan devlet başkanı Viktor Orban şöyle diyordu; “Mültecilerin varlığı Hıristiyan köklerimize tehdittir”!
Peki, bu sözün bizim ülkemizde benzer bir karşılık bulması mümkün olabilir miydi? “İslamcı” ve Yeni Osmanlıcı pencereden konuşanlar açısından Suriyelilerin Türkiye için böyle bir tehdit oluşturması mümkün değildi. Üstelik Suriye’yi de içine alacak bir Osmanlı tebası oluşturmak hiç de fena olmazdı hani! Ama iş milliyetçiliğe gelince durum biraz değişti. Çünkü milliyetçi (yanı sıra Türk-İslamcı) kalemlere göre; sayıları 2 milyona ulaşan Suriyeliler giderek Türk milletinin etnik yapısını bozuyordu. Türkiye’nin başına “bela” olan Kürtlerin yanına bir de Suriyeli Arap nüfus ekleniyordu! Ve şovenizm Suriyeli sığınmacılar üzerinden memleketi işte böyle test ediyordu.

Ankara’da, bir metro istasyonunda, dilendiği için öldüresiye dövülen Suriyeli çocuğu sanırım herkes hatırlar. Bu berbat kadere isyan etmek ve bağırmak dışında bir seçeneği olmayan o çocuğu özel güvenlik elemanları da coplarla payladı. Ondan birkaç hafta önce de İzmir’de bir çay ocağında mendil satan Suriyeli bir çocuk tekmelenmişti. Kan, revan içinde kalan çocuğun görüntüleri basına yansıyınca; çocuk, bir tatil biletiyle “ödül”lendirilmişti. Irkçılığın en bariz örneği olan bu iki olay medyada sadece vaka-ı adiyeden bir haber olarak yer bulabildi.

Antep, Maraş, Adana, Mersin, İzmir, Ankara, İstanbul ve başkaca kentlerde Suriyelilere dönük daha önce onlarca linç vakası yaşandı, hatırlayalım… Ellerinde sopalar, “Ülkemizde Suriyeli istemiyoruz” diye yürüyen kalabalıklar güya hem ekmeklerine sahip çıkıyor hem de “milli hassasiyet”lerini dile getiriyordu! Suriyelilerin defalarca saldırıya uğradığı bu linç hattına şöyle bir bakın; oralarda Suriyelilerden sonra şimdi Kürtlerin linçlere maruz kaldığını göreceksiniz. Sadece atılan sloganlar, yazılan pankartlar değişik o kadar: “Ülkemizde Kürtleri istemiyoruz!”, “Ya sev ya terket”, “İt girer Kürt giremez” …vs

Ve o linç hattı, onlarca yeni kenti içine alarak koca bir toplumsal fay kırığına yol açtı! HDP binalarının yakıldığı, Kürtlerin evlerinin, dükkanlarının ateşe verildiği, bölgeye giden otobüslerin taş yağmuruna tutulduğu illerin sayısı memleketin nerdeyse dörtte üçü oldu…

“Mülteci İşçiler” kitabını çalışırken beni en çok etkileyen röportajlardan biri Suriyeli Omar’a aitti. Omar özetle; pasaport süresi bitince Türkiye’nin onları geri göndermek istediğini söylüyor ve “Bir milyon da verseler oraya gitmem” diyordu. Çünkü Suriye’ye dönüp pasaport kuyruğuna girmek; keskin nişancıların namluları altında uzanan o ölüm koridoruna girmek demekti. Halep ve Suriye’nin diğer kentlerinde, insanların sokak başlarına neden perde çektiklerini de o zaman öğrenmiştim. Keskin nişancılardan korunmanın başka yolu yoktu çünkü…

Şimdi Lice, Silvan, Varto ve Cizre’de sokak başlarına perde çeken insanların ölümüne sevinenler; Halep, İdlip ve diğer Suriye kentleri için sahte gözyaşı dökmesinler, yeter!

Kıyıya vuran insanlık için göz yaşı döken milliyetçi-mütedeyyin kalemler Ortadoğu ve Afrika’ya savaş belasını götüren batı devletlerine de bolca lanet okudular, eyvallah… Ve fakat Irak ve Suriye için “savaş tezkeresi”ni alkışlamakla yeni göç dalgasını tetiklediklerini de bir kenara not etmeyi unutmasınlar.

“Kıyıya vuran insanlık” bir vicdan sorgulama çağrısıydı, bir yüzleşme çağrısı aynı zamanda…

Bu vicdan sorgulaması için öyle uzak zamanlara gitmeye de gerek -yok değil- var elbette! Mussolini, Franko ve Hitler yıllarına. “Uzun Bıçaklar Gece”sinden “Kristal Gece”ye kadar Nazilerin kanlı tarihten öğrenecek çok şeyimiz de var şüphesiz. Ve insan olmak için kendi tarihimizle de yüzleşmeye elbette; 1915 Ermenileriyle, 1923 mübadelesiyle, 1938 Dersim kırımıyla, 1955’in 6-7 Eylül’üyle, 1990’ların köy boşaltmaları ve asit kuyularıyla; Maraş ve Çorum katliamlarıyla, Madımak’la, Gazi’yle…

Irkçılıkla, şovenizmle, faşizmle, pogromlarla yüzleşmeden insanlığa ağlanmıyor çünkü!
Türkiye için bırakalım demokrasiyi, “mozaik” tartışmasını bile çok görenler; hızla fabrika ayarlarına (mermer ayarı demek daha doğru) geri dönüyor. Linç edilip büst öptürülen Kürdün fotoğrafını sosyal medyada paylaşanlar, küçük Aylan’ın fotoğraflarından sonra dünyaya pek bir güzel “insanlık” dersi veriyor!
Ve “kıyıya vuran insanlık” Bodrum’da kaldırılıp Cizre’de, -yine bir masum çocuğun bedeninde- derin dondurucuya konuyor.

Kendimizi kandırmayalım;

Kıyılarımıza insanlık değil bu kez faşizm vuruyor…