(Özlem Geniş / Yeşil Gazete, 12 Eylül 2015)

Ovada ve dağda saklı bir mavi için
düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı.
Çok zaman oldu,teslim ettim onu rüzgâra.
Birhan Keskin

Bu benim köyümde geçiremediğim üçüncü kurban bayramı. Kendimi hiç bu denli eksik hissetmemiştim, hayâti bir uzuvum yokmuş gibi, köklerinden koparılmış bir ağaç, renksiz bir gökkuşağı gibi içim.

Göğü olmayan kuş gibiyim. Kanatlarım anlamsız.

2015-09-13_162842

Oysa mümkündü. Her bayramda olduğu gibi, yaşadığım kenti, ve takınmak zorunda olduğum tüm kimlikleri, hiçliği geride bırakarak otogar’a varmak.
Yanımda küçük  valizim, kitaplarım, hem köy’e hem iç’e yolculuk.
Otobüs Boyabat‘a varıyor.
İşte Dayım orada bekliyor beni toros’uyla..
Elini öpüyor, bayramını kutluyorum.
Alacaklarımızı alıp, hemen köye doğru yola koyuluyoruz.

Merkez’e 45 dakika Darıçay.
Pencereyi ardına kadar açıp, derin derin çekiyorum ciğerlerime memleket havasını.
Egsoz kokusu yok, gürültü yok, kaos yok, sessizlik var kuş cıvıltılarının, yaprak hışırtılarının bozduğu.
Kızılırmağın çoşkuyla aktığını duymaya başlıyorum, yaklaştık öyleyse.
Hasat zamanı geçmiş, çeltik tarlaları altın sarısı olmuş, güz güzelliğinde beliriyor köy uzaktan minicik minicik görünen bir avuç evleriyle. Köprü’den geçiyor, pirinç fabrikasını geride bırakıyor, eve varıyoruz.

Heyecanla iniyorum arabadan, Ben geldiimm! diye bağırıyorum avlunun ortasında.
İki evin insanları da ya pencereden bakıp gülümsüyor, ya da iniyor aşağı
Anneannem, Yengelerim, dayılarım, kuzenlerim, annem, babam, kardeşim..
Bayram günü hepimiz biraradayız.
Sanki hep birlikte yaşıyormuşuz ve her gün birbirimizi görüyormuşuz gibi tatlı sohbetler,kahkahalar..
Ne yol yorgunluğu kalıyor insanda, ne uykusuzluk.

2015-09-13_162842ggg

Hemen anneannemin odasına yerleşiyorum.
Pencereden bahçesine bakıyor, nar ağacına gülümsüyorum.
Ben nar’dan çok çiçeğini severim.
Keşke çiçek açtığında gelebilseydim diyorum içimden. Keşke çiçekler nar’lara dönüşmeden..
Avlu’dan telaş sesleri. adak kesiliyor, ve köyün ritüelidir sırık kebabı.
Her bayram kebab yenir, semaver çay içilir, lokum ve bisküvi eşliğinde.
İnsan kaç yaşında olursa olsun köyünde, ailesinin yanında, kendisini çocukluğunun başkentinde sanıyor.
Ağzımızın etrafında lokumdan kalan beyazlıklar, odun ateşinin karşısında pişmekte olan kebab’ı iştahla izliyor,
Evin altına kurduğumuz salıncakta çığlık çığlığa sallanıyorduk.
Öğlen oluyor, Kadınlar ve çocuklar evimizin hemen aşağısında set denilen yerde bayramlaşıyorlardı.
Erkekler bayram namazında çoktan yerine getiriyorlardı bu geleneği.
Gören herkes, kimlerdensin sen diye sorardı. Ben Gürbüz’lerin torunuyum deyince
Hemen sarılıp öperlerdi. Ne kadar büyüdüğümü bu insanların ağzından her yıl dinlerdim.
Ve asla söz vermeden bırakmazlardı, misafirliğe gidedecek çaylarını içmeden, sofralarına oturmadan İstanbul’a dönmeyecektim.
Ada’da tek başıma oturur, dağlara bakardım,Turgut Uyar’ın Göğe bakma Durağında soluklanır sonra usulca kalkardım yerinden.

Kaş‘ı da unutmamalıydım. Köyün en yüksek yeri. Kızlarla delikanlıların buluşmaya sözleştikleri.
Yürürken köy içinde, tüten bacalara, leylek yuvalarına, ineklere, tavuklara sarılasım gelirdi.
Evlere su çıkınca yalnız kalan çeşmelerden kana kana su içer, elimi yüzümü yıkardım.
Sonra Kaş’a giden patikada koşar köyden emsallerimi görürdüm. Onlara küçük hediyelerim olurdu.
bir tülbent, bir bol çiçekli basma etek gibi. Çok sevinirlerdi, altında kalmamak için ne yapacaklarını bilemezlerdi.
Onlar için kendinden vermek, başkalarını düşünerek yaşamak olması gereken birşeydi.
Şehirde bencilliğin hüküm sürdüğünden bir haberlerdi.
Ben onların doğallığına, saflığına, iyi niyetine hayran kalırdım.
Onlarda benim şivesiz konuşmama, okula gidiyor olmama, evlilik kararının bana bırakılmasına imrenirlerdi.
Saçlarıma papatya suyu sürerlerdi, beraber mantar toplamaya giderdik.
Ben spor ayakkabılarıma rağmen dağı çıkamazdım, onlar plastik çarıkla dağ keçisi gibi rahatlıkla tırmanır,
en güzel mantarları kolaylıkla bulurlardı. Somurtarak eve dönerdim,bulduğum bir kaç kanlıca mantarını sobanın üstünde pişirir afiyetle yerdim. Kuzenlerim de balıktan, avdan, bahçeden dönerlerdi. Herkes uğraşacak birşey bulurdu muhakkak.

Akşam olunca köye sessizlik çöker, sobalar yanar, ballı sütümüzü içer, anneannemin etrafında toplanırdık.
Onun anlattığı korkunç hikayeleri dinler, sonra tuvalete konvoy olarak gider, tuvaletteyken de ordasın değil mi diye sormayı ihmal etmez, yer yatağında birbirimize sarılarak uyurduk. Alarmı sabah saatlerine kurar, sıyrılıverirdim sıcacık yataktan.
Horoz sesleri, köyü alabildiğine kaplayan o sonsuz maviyi, dağları, ovaları kucaklardı gözlerim. Akşamdan kalan yıldızları şaşkınlıkla izlerdim. Sonra kapı gıcırtıları başlardı, aş evinden kokular gelirdi, yengem geceden mayaladığı hamurdan ekmek yapardı.
ben seviyorum diye, benim için bir kaç tanesi küçük ve ortası delik olurdu. En erken ben uyandığıma göre en taze ve en sıcak ekmeği ben kaptım demektir. Onlar hayret ederlerdi, erkenden kalkıp göğü izlemek de neyin nesi? Doğa, olağandı onlar için.
Oysa bilmezlerdi, gri binaların arasında büyümenin, yıldızı olmayan bir gökyüzünün ne demek olduğunu..
Ben çocuk yaşımda acısını çekiyordum bunun. Okul bitsin, yaz gelsin, bayram olsun, hemen köye gideyim derdindeydim..
Karadeniz’in o kocaman yağmurlarında ıslanıp, yalın ayak yürümekten, kuş yuvalarını gizlice izlemekten,
kuluçkaya yatan tavukları sabırsızlıkla beklemekten, çiftçilikle uğraşan dayımla beraber çeltik tarlalarına gitmekten,
o elinde orak, kızgın güneşin altında ot toplarken ben ağaçların altında kendimce oyunlar oynardım. Büyüyünce traktör sürdüğümü hayal ederdim.

sdf

Birileri baraj derdi. Baraj gelecekmiş köyümüze.. Su altında kalacakmış köyümüz..
Söyleyenler bile inanmıyordu bu söylediklerine.
Yobazmış, küçük yermiş, istediğim gibi giyinemezmişim köy uzakmış umrumda değildi.
İşimizle evimiz yakın olmuş fark eder mi İstanbulda?
Günün her saatinde trafik varken.
Trafiksiz, asfaltsız, çam kokulu yollarda işe gelip gitmek dururken?
İnsan olmanın değerli sayıldığı bir yerde neden yaşamak istemeyeyim?
Orası benim sığınağımdı. Oranın bana sunmuş olduğu güzellikler dışında herşeye olan inancımı kaybettiğimde, bana umut aşılayandı, iyileştirendi, bana güç verip
beni şehire ‘ben her zaman yanında olacağım’ diyerek uğurlayandı. Bana ailemden kalan en değerli hatırattı.

Ne mi oldu?
Bir gün köyümüze geldiler, ağaçlarımızı kestiler, dağlar yarı-çıplak, kuşlar endişeliydi.
Yaşlılarımız hasta, çocukları ise kapitalizm denen çarkın dişlileri olmaya meyletmişlerdi üç-beş kuruş için..
Babamı, evimizi yeni kaybetmiş, ağaçların kesilmesiyle de yaramın dokundukça kanayacağına şüphe duymamaya başlamıştım.
Kimisi köyünden veda etmeden çıkmış, kimisi civar köylerin boşalan evleri alelacele yağmalamasına dayanamayıp ayrılmıştı.
Bunu fırsat bilenlerse, köyün elektriklerini kesip bu süreci hızlandırma yoluna gitmişti.
Irmağın diğer yanında bulunan susuz köyü, köyü boşaltmadıkları için jandarma ile çatışmış ve şiddete maruz kalmıştı.
Hala yüksek kısımlarda çadırlarda yaşayan bir kaç aile var.

80 yaşındaki anneannem köyünden uzakta en fazla 1 hafta kalabilen anneannem..evinden koparıldığı günden sonrasını hep karıştırıyor.
alzheimer-demans. bizi tanımıyor. mesela fasulye yemeği mi yaptık bunu yemesi için, bahçeden bu dememiz gerekiyor.
ona köyü çağrıştırmayan hiç bir kelime ilgisini çekmiyor.
En büyük dayımı çok geçmeden kaybettik. Her akşam yatağın ortasında oturur, çocuk gibi ağlarmış o devasa gövdesiyle hıçkıra hıçkıra.
Kalbi daha fazla dayanamadı.
Diğer dayımın ise akciğer kanseri olmasıyla paralel zamanlardı. Hiç direnmeden teslim etti bağını bahçesini.
Hayvanlarını ve çok sevdiği traktörünü sattığı gün eve gece olana dek çıkmamış, avluda sessizce ağlamış.

fghfjtyhmc

Köy’ü son gördüğümde yine bir bayramdı.
Geçirdiğimiz en güzel ve en hüzünlü bayramdı.
Köyde yapılan düğünler, davul zurna sesleri, at üzerinde gördüğümüz gelinler, kazan kazan pişen keşkekler bütün bunlara rağmen bir iç burukluğu..
Gece vakti çıktık yola. Nar ağacıma sarıldım en çok ona.
Hiç birşeyin bilincinde değildim. Öfkeli bile değildim.
Taa ki her gün azar azar su altında kaldığı fotoğrafları görene kadar.
İçimde korkunç bir öfke, yok olma isteğine tezat var olma isteği.
Ama tektim, ama yalnızdım.
Nasıl karşı gelebilirdim sisteme?
Bizim köyümüzle beraber onlarca köy sessizce yok olup gitmişken ne yapabilirdim ben çıplak, zayıf bir saz gibi?

Bilinçlenerek.
Okuyarak,araştırarak, HES’e dur!diyen insanlarla bir olarak!
Yazım bir başkaldırıdır.
Benim için geç, bir başka insan bir başka köy bir başka ova bir başka vadi bir başka orman için geç değil!
Susma! Diren!Köyüne sahip çık! Ne suyun, ne ormanın satılık değildir! Haklının yanında ol!

Ne diyor Ahmed Arif;

”  Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile..! ”

* Başlık, Furuğ Ferruhzad‘ın bir dizesinden alınmıştır