(Alp Baran Uncu / T24 – 15 Eylül 2015)

Birer birer can veren Türk ve Kürt gençleri, sokağa çıkma yasağı altında acı çeken şehirler, mecliste girmiş yasal bir parti olduğu hâlde “terörist” damgası yiyen HDP, Kürtlere karşı neredeyse pogroma varacak linç girişimleri…

Bir an için sürmekte olan bu savaş hâlinin olmadığını varsayalım ve ‘normal’ Türkiye’de son zamanlarda yaşananlara bakalım…

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) raporuna göre, geçtiğimiz Ağustos ayında en az 158 işçi, iş cinayetleri sonucunda hayatını yitirdi. 2015 yılının ilk 8 ayında ise iş cinayetlerine kurban giden işçilerin sayısı en az 1138. Ve bu konuda hiç bir şey yapılmıyor.*

Oysa bugün bunu yeterince konuşmuyoruz, konuşamıyoruz…

Ağustos ayı boyunca Türkiye genelinde toplam 22 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 37 kadın ise yine erkeklerin saldırıları sonucu yaralandı. Kendisine tecavüz edilen veya tecavüz girişiminde bulunulan kadın ve kız çocuğu sayısı 20.** Ve bu konuda da dişe dokunur hiç bir şey yapılmıyor.

Ama bunları da konuşmuyoruz, konuşamıyoruz…

Bitmedi. Suyumuzu, havamızı, doğamızı bitiren/bitirecek, bizim ve çocuklarımızın hayatlarını doğrudan tehdit eden bir dolu proje Türkiye’nin her bir tarafında tam gaz devam etmekte.

Alın size bir Yeşil Yol haberi: Karadeniz yaylalarını betonlaşmaya açması kaçınılmaz olan Yeşil Yol projesi kapsamında, Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde yapımına başlanan yol inşaatına karşı köylüler direniyor. Sonuç toplam 4 yaralı.

Yapım aşamasındaki Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin şirketi Akkuyu Nükleer A.Ş. bünyesinde Mersin Bölge Kamu Diplomasisi ve Devlet İlişkileri Bölge Müdürü olan Faruk Uzel geçtiğimiz hafta istifa etti. İstifa gerekçesi olarak bir dizi teknik hata ve yetersizliği gösterdi. Eh, nükleer santral bu, şakaya gelmez. İçerdiği risklerden dolayı nükleer santralin kitabına uygun yapılmışına karşı çıkarken, hatalı ve eksik inşa edileni insanın tüylerini diken diken ediyor. Ama o da arada kaynadı, gitti.

Ya da kuzey ormanlarını bitirecek olan ve son zamanların en büyük ekolojik yıkımlarından birine yol açan mega projeler. Karar aşamalarındaki usulsüzlüklerinin mahkemece onanmasına, ÇED raporlarının ve süreçlerinin al aşağı edilmiş olmasına rağmen hızını kesmeden ilerlemekte.

Daha Kurabağalıdere’nin mikrop saçan suyunun temizlenmesi, “temizlenirken” Marmara’nın suyunun kirletilmesi ya da kentsel dönüşüm çerçevesinde yıkılan binalardan ortaya saçılan asbestle bir anda zıplaması muhtemel kanser oranları gibi “küçük”/yerel meselelere gelmedik bile.

Yaklaşan Paris’teki iklim zirvesinde alınması gereken kararlar ve iklim değişikliği hakkında alınması gereken önlemler gibi tüm insanlığı ilgilendiren makro/küresel konular ise gündemimize giremiyor bile.

Kısaca, “yeni” Türkiye’nin anormal halleri tüm olağanlığıyla devam ediyor. Ama bunları konuşmuyoruz, konuşamıyoruz. Çünkü konuşturmuyorlar. Ortaya çıkma nedeni hâlâ net bir şeklide açıklan(a)mayan -ama seçimin hemen sonrasına “denk” gelmesi nedeniyle tahmin edilebilen- kanlı bir savaş, tüm bunları bir anda arka plana itiverdi.

Silahı çözüm olarak gören ama aslında iktidarlarını pekiştirmenin peşinde olanların çıkardığı bu savaş, onlarca Kürt ve Türk’ü canından ederken, ertelenmemesi gereken tüm meselelerin de üzerini kalın bir örtüyle örtüyor.

Peki ne olacak? Bu durumdan nasıl çıkılacak?

Tabi ki geniş bir barış ve demokrasi bloku kurarak.

Tam da burada, Küresel Adalet Hareketi’nin (KAH) 2000’li yılların başlarında içinden geçtiği süreçlere bir göz atmak aydınlatıcı olabilir. 1999 yılındaki Seattle Protestosu’yla başlayıp, Washington, Cenova, Prag ve diğer yerlerdeki IMF ve Dünya Bankası karşıtı gösterilerle büyüyen kapitalist küreselleşme karşıtı KAH, 11 Eylül saldırısıyla beraber büyük bir krize girmişti. Dünya, Amerikan Bush yönetiminin ve Britanya Blair hükümetinin savaş çığlıklarıyla tam gaz savaşa giderken, kapitalist küreselleşme karşıtlarının mücadelelerinin önüne bir anlamda set çekildi. Ortada milyonları etkileyecek bir savaş vardı ve sadece barış yanlısı olmak “hain” diye damgalanmaya yetiyordu. Aynı zamanda, haklarını savundukları Asya’daki çocuk işçilerden, deniz kaplumbağalarına kadar birçok adaletsizlik meselesi önemsiz görülmeye başlanmıştı.

Ancak KAH aktivistleri bu durum karşısında dağılmadı. Küresel düzeyde hızlıca örgütlenen savaş karşıtı bir hareket ağının oluşumunda ön saflarda yer aldılar.  Böylelikle, 15 Şubat 2003 tarihinde dünyanın yaklaşık 800 şehrinde milyonlarca sorumluluk ve vicdan sahibi barış savunucusunun eşzamanlı olarak katıldığı tüm zamanların en büyük protestosunu meydana getirdiler. Diğer yandan, düzenlemeye başladıkları Dünya Sosyal Forumları’nda eşitlik, adalet ve özgürlük meseleleri üzerine kafa patlatmaya, aralarındaki ilişkileri daha kalıcı ve güçlü kılmaya devam ettiler.

Savaş ile ilgili sonuç belki hüsran oldu. Irak Savaşı’nı engellemeye güçleri yetmedi. Ancak burada sonuca takılıp, olanları beyhude çabalar olarak nitelemek yanlış olur. Asıl önemli olan KAH’ın geniş bir barış hareketini oluştururken, diğer mücadelelerine nasıl devam edebildiğini görmek. Tabi, üstüne “neyi, nasıl farklı yaparsak savaşı durdurabiliriz?” diye de sormak gerekir. Çünkü biz fanî sivillerin elindeki tek seçenek bu.

Üstelik, bugün kayıtsız, şartsız barışa acilen ihtiyacı olan Türkiye, küresel ölçekte örgütlenen Irak savaşı karşıtı koalisyonun hedefine ulaştığı yerlerden birisi olmamış mıydı? Bu topraklardan çıkan güçlü savaşa hayır sesiyle beraber, mecliste Irak’a müdahaleye izin verecek tezkerenin önü kesilmemiş miydi?

Aslında, böylesine bir barış girişiminin şu an olmadığını söylemek haksızlık olur. Hâlihazırda aktif olarak savaşa karşı duran Barış Bloku eylemlerine devam etmekte. Ancak, kurulan bu sivil girişim henüz yeterince büyüyemedi, güçlenemedi. Bu durum bir kaç nedenden kaynaklanmakta. Barış Bloku’nun aslında, Suriye Savaşı ile ilgili olarak kurulmuş olması ve Suruç katliamından sonraki sürece hazırlıksız yakalanması etkenlerden biri. Öte yandan, başta CHP milletvekillerinin de içinde olduğu sivil girişimin kapsayıcılığı -tam da hükümet kurma müzakereleri sırasında- CHP’nin aktif desteğini çekmesiyle törpülendi. Üstelik, yaşanan gelişmeler karşısında hızlı hareket etmeleri gerekirken, organizasyon biçimlerinin getirdiği hantallığı üzerlerinden henüz atamamış durumdalar.

Tüm bunlara rağmen, Barış Bloku şu ana kadar 2 tane barış mitingi yaptı. İstanbul’un yaklaşık 14 ilçesinde masalar açarak savaşın kirli yüzünü anlatıyor, imza topluyor. Ayrıca, sanatçı ve aydınların desteğiyle barışın acilen sağlanması gerektiğini anlatan eylemler gerçekleştiriyor.

Şimdi bizleri bir arada tutabilecek bir şey var ki o da yaşamı her yönüyle savunmak.

Gezi’de bunu en iyi şekilde gösteren geniş kitlenin önünde koca bir sınav var. Soru aslında zor yerden geliyor. Gezi’deki dayanışma ağının görece en zayıf, kırılgan yeri diyebileceğimiz Kürt meselesinden. Bu, mevcut Barış Bloku’nun ister genişlemesiyle, ister başka bir sivil girişime büyüyerek evrilmesiyle olabilir. Yaşamın hemen her alanına yapılan müdahale ve saldırıları unutmadan, aynı Gezi’de olduğu gibi tek bir “yaşamı ve barışı koruma” flaması altında birleşerek demokrasiyi, barışı, yaşamı büyük bir sivil dayanışma içinde savunmaktan başka seçenek yok elimizde.


*http://t24.com.tr/haber/agustosta-158-isci-yasamini-yitirdi,308518

** http://bianet.org/bianet/erkek-siddeti/167328-erkekler-agustos-ta-22-kadin-oldurdu