(Politeknik – 17 Eylül 2015)

Kent merkezleri sermaye lehine yeniden planlanıyor. Tarihi, endüstriyel ve kültür yapıları “mega” projelerle yok ediliyor. İmar planları projelere göre düzenleniyor. İstanbul Beyoğlu bu örneklerden birisi. Beyoğlu’ndaki rant projelerinden biri olan Haliçport’a karşı mücadele veren Haliç Dayanışması’ndan mimar Doç. Dr. Gül Köksal ile Beyoğlu Planları üzerine konuştuk.

Politeknik: Beyoğlu İmar Planları yeniden gündemimizde. Danıştay İstanbul 10. İdare Mahkemesi 1/1000 ölçekli Beyoğlu Kentsel SİT alanı Koruma Amaçlı Uygulama Planı ile 1/5000 ölçekli Beyoğlu Nazım İmar Planı’na ilişkin iptal kararını bozdu. Koruma Kurulu da aynı planlara onay verdi. Beyoğlu imar planlarından neden vazgeçmiyorlar?

Mimar Doç. Dr. Gül Köksal: Bir süredir çok daha yoğun olarak gördüğümüz gibi koruma amaçlı imar planları aslında; kentsel, toplumsal, kültürel değerleri korumak ve geliştirmek amacıyla hazırlanan kılavuzlar olmak yerine istenildiği gibi kullanılan, sermaye yararına artı değer üretimine imkan veren bir araç olması amacıyla üretiliyorlar. Dolayısıyla bu aracın asıl amacını hatırlatan, asıl amacına hizmet etmesine talep eden her türlü girişim, çaba, uyarı elbette kabul görmüyor. Aynı bağlamda koruma kurullarının oluşumu da müdahale görüyor. Bir süredir koruma kurullarına “sorun çıkaracak” uzmanlar atanmadığı gibi, meslek ahlakına uygun çalışan kişiler de yanlış buldukları kararlara şerh koysalar bile, sayıca az oldukları için etkili olamıyorlar, zaten bir süre sonra da ihraç ediliyorlar. Özetle tümü “mış” gibi yapılan şeyler bunlar, ülke genelinde diğer bir sürü şeyde olduğu gibi, koruma amaçlı bir planmış gibi davranan planlar ancak daha “neyi, kimden, nasıl, niçin” koruduğuna dair bir farkındalığı ve açık-şeffaf tartışması yok. Bunlar Koruma Kurulu gibi gözüken ama aslında sisteme hizmet eden onay mekanizmaları olarak işleyen kurullar.. Tabi dava açarak, itiraz ederek yargı yoluna başvuruyoruz. İtiraz mercilerinin de aynı “mış” gibi olma tutumlarını da hesaba katmak gerek…

Politeknik: Ardından Haliçport imar planları askıya çıktı. Beyoğlu İmar Planlarının bir parçası değil mi?

Gül Köksal: Özgün adıyla Tersane-i Amire olan ve en az 6 asırlık bir geçmişi olan Haliç Tersaneleri 20. yüzyıl itibariyle Haliç-Camialtı ve Taşkızak Tersaneleri olarak üç ayrı isimle adlandırılıyorlar. Haliç’in kuzey kıyısında 2 km’lik kıyı sürekliliğinde günümüze ulaşıyorlar. Haliç Tersaneler bütünlüğünün Haliç Tersanesi kısmı (tarihi üç kuruhavuzu olan ve Unkapanı Köprüsü komşuluğundaki bölüm) Beyoğlu İmar Planları sınırları içinde kalıyor. Haliçport ihalesine konu olan Camialtı-Taşkızak Tersaneleri’nin ise, ayrı bir (ve yine “mış” gibi yapan) koruma amaçlı imar planı var. Bu planın askı süresi 5 Eylül 2015’te doldu. Biz de Haliç Dayanışması olarak bu plana itirazlarımızı yaptık.

Politeknik: Danıştay’ın iptal kararı ve Haliçport imar planlarının askıya çıkarılması oldukça planlı hamleler diyebilir miyiz?

Gül Köksal: Elbette. Tümü, özü kent yağmasına dayanan; diğer bir deyişle kentlerimizi, yaşam alanlarımızı, kültürel mirasımızı, ortak değerlerimizi sermayeye, sermayenin çıkarlarına sunan planlar ve hepsi aynı zihnin, amacın ürünü. Tipik bir böl-parçala-yönet anlayışı olarak Beyoğlu, Tarlabaşı, Galataport, Haliçport, Okmeydanı vb. ayrı ayrı planlanıyor, kent bütünlüğü ve birbiri ile ilişkiler ortadan kaldırıyor. Kent tabula rasa olarak yeniden imar ve inşa edilmek isteniyor. Peki bu kim için? Tabi ki halk için, kamu yararına değil, aksine sermaye ve iktidar için. Yani mesele tamamen ekonomi-politik. Adı da kapitalizm. Ancak sözkonusu parçacıl müdahaleler ve ayrıştırmalar nedeniyle resmin bütününü algılamak zaman zaman güçleşiyor. Kaldı ki bu meseleler, ülkenin diğer gündemleri olan savaş, yerinden edilmeler, ötekileştirme, seçim süreçleri vb. gündemlerden bağımsız meseleler değil. Hepsi küresel neoliberal kapitalist sistem hamleleri.

Politeknik: Haliçport Projesi’nin aktörleri kim, ne istiyorlar?

Gül Köksal: İhaleyi Fettah Tamince aldı, daha doğrusu Fettah Tamince’ye verildi. Tamince de ihale şartnamesinde kendisine verilen 4 yıllık proje-uygulama sürecinin ilk aşaması olan proje kısmını ülkenin önce gelen çeşitli ofislerine verdi. Buradan sonrası ağırlıklı olarak duyumlar üzerine -çünkü hepsi kapalı kapılar ardında ve şeffaf olmayan süreçler, temel sorun da burada- Haliç Dayanışması olarak adını duyduğumuz ofislere yazılı ve sözlü olarak çağrı yaptık, ama cevap alamadık. Şu an tek bildiğimiz bizim bir toplantımıza katılan ve fikir projesinin müellifi olduğunu ifade eden Teğet Mimarlık (Mehmet Kütükçüoğlu). Danışmanları da İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yıldız Salman. BİMTAŞ da alandaki tarihi yapıların projelerini yapıyormuş ve o çalışmada da Han Tümertekin’i ve danışmanları MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Dr. Oğuz Ceylan’ı biliyoruz. Bu kişi/ofisler dışında Nevzat Sayın, Boran Ekinci, Murat Tabanlıoğlu ve açık çağrımıza “biz işin içinde yokuz” demedikleri için olduklarını düşündüğümüz Selçuk Avcı, Gökhan Avcıoğlu gibi mimar/ofisler de yer alıyor. Haliçport ihale şartnamesinde alanın turizm-ticaret amaçlı kullanımı, bu amaçlara hizmet edecek şekilde de AVM, Otel, 1000 kişilik dini tesis, 2 yat limanı vb. programların uygulanması bekleniyor. Askıdaki Koruma Amaçlı İmar Planı (KAİP) da bu amacın altlığı olarak hazırlanmış. Yani normal koşullarda olması gereken, önce koruma amaçlı imar planının hazırlanması, peşine de plan kararları ve yönlendirmesi doğrultusunda projelerin hazırlanmasıdır. Ancak burada önce fikir projesi hazırlandı, KAİP buna uyduruldu. Adı geçen mimar/ofislerin de bu amaca hizmet etmekten başka şansları gözükmüyor. Olsa olsa bu amacı daha “nezih, şık”, daha kamuya açık tasarlarlar ve koruma altındaki yapıları yapısal olarak daha çok korurlar. Kısaca daha iyi bir kapitalizm yolunda kapitali daha “güzel” tasarlarlar. Ancak burada kent hakkından, kamusal değerlerden, açık ve şeffaf süreçlerden, halkın söz, karar hakkından söz ediyoruz. İhalenin açıldığı günden itibaren taleplerimizi sözlü, yazılı ifade ediyoruz. Mimar ve akademisyen meslek insanlarının kapitali daha “iyi” tasarlarken bir gün aynı zihniyetle üretimlerinin, çabalarının ellerinden alınabileceğini bilmeleri gerekiyor. Bu yolda, bu ofislerde çalışan genç meslektaşlarımızın emeklerinin sömürüldüğünü/umutlarının pazarlandığını farketmelerini, sınıflarının ne olduğunu düşünmelerini bekliyoruz.

Politeknik: Galataport da aynı hatta devam eden, denize bakan kıyılarımızı gasp eden bir proje? Boğaza bakma hakkı bile vermeyecekler mi bize?

Gül Köksal: Boğaz’a bakma hakkını bırakın, yaşam hakkı verilmiyor. Hatta bırakın yetişkinleri, çocuklar acımasızca öldürülüyor, anneler çocuk bedenlerini buzlarla ovuyor kokmasın diye ve küçücük cesetler kıyılara vuruyor bu topraklarda. Boğaz’a bakma hakkımızı talep etmek bile neredeyse bir lüks bize bu sistemde. Onu talep etmeye bile utanır hale geldik.

Politeknik: Beyoğlu İmar Planları hayata geçerse bu alanda barınan, yaşayan, eğitim gören, üreten halka ne olur?

Gül Köksal: Aynı topraklarından sürülen savaş mağduru insanlar gibi, bu insanlar da bir tür savaş etkisi yaratacak artı değer üretimi nedeniyle zorunlu olarak artık orada varolamayacaklar, ya da sadece sermayeye hizmet eden bir grup olarak varlık gösterebilecekler; buna da iş imkanı yaratıldı denecek, tabi güvencesiz, sömürüye dayalı yeni iş potansiyelleri olduğu söylenmeden. Nitekim Haliçport’un altlığı KAİP de çok sık geçen bir ifade bu; “ekonomik değer yaratmak”. Bu dünyanın her yerinde böyle oluyor. Sermayenin iktidarla elele hareket ettiği her ülkede, her toprak parçasında, olan oranın yerel halkına oluyor ve halk temel insani haklarından mahrum kalıyor. Sadece insanlar da değil, tüm diğer türler ve dahası hiç sesi bile çıkmayan doğa geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip oluyor. Zaman zaman sel-deprem vb. afetlerle doğa kendini hatırlatsa da, görmemiz gereken şu ki, yalnızca birbirimize değil, diğer türler ve doğa, istisnasız her şeye zarar veriyoruz bu ekonomi-politik sistemle…

Politeknik: Haziran İsyanı’nın ateşleyicisi olan Gezi parkını da barındırmasına rağmen, kentine sahip çıkanların haklı talepleri İstanbul’un bir çok yerinde yükselmeye hala devam ederken, Beyoğlu İmar Planlarını onaylayan Koruma Kurulu sizce neyi koruyor? Mesleki sorumlulukları bu kararın neresinde?

Gül Köksal: Dediğim gibi koruma kurulları, yargı organları, üniversiteler vs. bu ülkenin birer küçük ölçek modelleri ve birbirlerinden farkları yok bence. Bugün mevcut sisteme karşı çıkan hiçbir görüşe tahammülü olmayan, farklılıkları barındırmayı istemeyen kurumlar bunlar. Hipokrat Yemini etmiş bir tıp doktorunun kendisinden farklı görüşteki veya cinsiyetteki hastaya bakmak istememesi gibi; yeminler de, mesleki sorumluluklar da “mış” gibiyse eğer, neyi sorgulayacağız. Bugün Soma’nın, sel-deprem felaketlerinden, gökdelen inşası sırasında ölen insanların hesabını kimlerden nasıl soracağız; işte tüm meslek örgütlerinin bunu masaya yatırması lazım. Salt bu işlere imza atanlar değil, imza atanlar ve sistemin organik ilişkisinin görünürlüğünü sağlamak en ciddi mesele bence.

Politeknik: Bu projelerin hayata geçmemesi için, mühendisler, mimarlar, plancılar ne yapmalı?

Gül Köksal: Öncelikle ekonomi-politik sistem ile mesleki faaliyet ve sorumluluklarımızın içiçe ilişkisini açıklıkla, hiç bıkmadan en basit hali ile ortaya koymak ve her türlü aracı kullanarak bu ilişkiselliği göstermemiz lazım. Yani emeğimizle kime, neye, nasıl hizmet ediyoruz, hepimiz bireysel üretimimizi sorgulamalı ve bunun bir farkına varmalıyız. Ayrıca elbette örgütlenmeliyiz. Farklı şeylerin mücadelesi gibi görünen örgütlenmeler arasında, aslında karşısında olduğumuz ekonomi-politik sisteme karşı yatay örgütlenme yollarını geliştirmeliyiz. Hepimiz, her birey ve kurum, şeffaf ve kayıt altına alacak şekilde, sınıf bilinciyle birbirimizle paylaşmalıyız. Ötekileştirmeden, ayrıştırmadan…