(Özlem Güneş / Yeşil Gazete – 19 Eylül 2015)

‘Sana..’

Yine bir şafak vakti.. Bakışlarının değdiği yer, beton bir tavan..
Aklına Edip Cansever‘in şiiri geliyor;

Biz bu şafak vaktinin neresindeyiz
Öyle bir umut gibi gelip geçecek,
Yalnızım, yalnızsın bize kim gülümseyecek..’

Etrafına bakınıyorsun.. Sırf sevebilmek için gönlünce döşenmiş bir oda; kitaplar,sandalyeler, vazoda çiçekler..
Ama bir türlü bağ kuramıyorsun evinle kalbin arasında, üstünden yıllar geçmesine rağmen çoğalıyor yabancılığın.
Bu evin kabahati değil kuşkusuz.. Gövdesine tutunduğu ağaçtan hoyratça koparılan bir sarmaşığın ne yapsan ne etsen iyileşemiyor oluşu.. Psikolojideki ilk dersini hatırlıyorsun öğrendiğin ilk şey : İnsan, telkine açıktır doğası gereği.
Hadi avut kendini, hadi telkin et. Geride bıraktığın, bırakmak zorunda kaldığın kent hakkında yazılmış, çizilmiş onca kötü imge arasından birini seç ve telkin et kendini.
Sende burada yaşamamış herkesi, yaşadığın yeri, Ağır Roman‘dan, ya da ellerinde pahalı fotoğraf makineleriyle bir müzede dolaşırmışcasına gezinen ve rastladığı birkaç küçük çocuğun, transseksüllerin fotoğraflarını çekip yayımladığı üstüne de
‘Ben oraya gittim oradaki insanlarla konuştum.’ diye nutuklar çeken insanların dünyasından ibaret say. Olması gerekenin salıncağında sallandır aklını.

tarlabaşı 1 tavla sokak

Tavla Sokak

Yetmiyor mu? O zaman geçmişini ziyaret et, anılarını yokla.
İnsanların, “Ben tarlabaşında oturuyorum” dediğinde yüzlerinin aldığı o bulanık ifadeyi, sana “okulda hap nerede satılıyor biliyor musun” veya “esrar kullanıyor musun, ot içiyor musun” diye sorduklarını, sevgilinin seni onca gezme tozmadan sonra evine bırakmaya çekindiğini hatta bu yüzden terkedildiğini, ne kadar zor bir ergenlik geçirdiğini, lotus gibi saf ve güzel bir çiçeğin de bataklıklarda yetişiyor olmasından almaya çalıştığın gücü, annenin rahmine dönmek istercesine her gece bir cenin gibi dizlerini karnına çekerek uyuduğunu anımsa.  İkna olmuyor gibisin.  Yatağın ortasına oturmuş belli belirsiz tebessüm ediyorsun. Bütün bunlar umrunda değil.. Bugün rantçıların salyalarını akıta akıta üzerine eğildiği mahallen, sana göre dünyanın en güzel yeri.  Çünkü sen orada doğdun, orada büyüdün.  Sadece gördüklerinle yetinmemen gerektiğini, sana tarlabaşı öğretti.

Enternasyonalist bir semtin, enternasyonalist  çocuğu olarak büyüdün. Kürt,Türk,çingene, zenci hatta transseksüllerle birlikte ayrımcılık nedir bilmeden, saatlerce, hayranlıkla izlenebilecek mimari yapıların, hatta o mimari yapılara karşıdan karşıya ip gererek rengarenk çamaşırların asıldığı, annelerin yazdan yaza sokakta halı yıkayıp köpük festivali başlattığı, hayatlarının son demlerini yaşayan birbirinden naif, kibar gayrimüslimlerinde olduğu gökkuşağı gibi bir sokakta büyüdün. Kürt arkadaşların sana ip atlamayı, kınanın sadece ellere değil saçlara da sürüldüğünü, kasa iplerinden  halılar, cüzdanlar dokunduğunu ( üstelik çiçek motifli), bir mısır koçanına ip bağlayarak evlerin çatısına kadar yükseltilebildiğini öğretti.

Bulvar'dan bir kare

Bulvar’dan bir kare

Düşüncelerinle yalnız kalmak için, bir solukta İstiklal Caddesine varırdın.  Beyoğlu’nun bütün sokaklarını ezbere bilirdi ayakların. Herkesin eğlenmek için, sanat için, iş için teptiği onca yolu sen iki üç dakikada arşınlardın. Bulvarın ayırdığı, tesbih böceği gibi dokundukça  içine daha çok kapanan semtinin olağanlığını, samimiyetini, azar azar yaşadığın Cihangir’den, Gümüşsuyu’ndan ve civardaki pekçok yerden daha çok severdin.  Artık Tarlabaşında oturuyorum diyebilmek seni daha özgür ve daha mutlu kılıyordu. Başka bir yerde yaşama ihtimali mümkünken, sen bunu aklından bile geçirmiyordun.. Arkadaşlarını gönül rahatlığıyla evine çağırıyor, onlarla şarap içiyor, siyaset konuşuyor, sabah o yorgun sokaklarda bisikletini bir oraya bir buraya sürüyordun. Elbette filmlerde anlatılanlar gerçeği yansıtmıyordu. Tarlabaşı sadece senin semtin değildi.  Ayın aydınlık yüzü gibi bir de karanlık yüzü vardı. Tarlabaşında yazısız kurallar, görünmeyen sınırlar vardı. Herkes kendi dünyasının çizgilerini aşmıyordu. Dolayısıyla kimsenin kimseye zarar vermesi mümkün değildi. Yine de merak ettin etmedin değil. “Zenne” senin için edebi bir terim değildi. Gerçek hayatta var olan, markette veya eczane gibi sıradan yerlerde sıklıkla karşılaştığın karakterlerdi. Tanıdıkça gördün ki bu insanlar, toplum tarafından dışlanmanın acısıyla, aldıklarından daha fazlasını vermeye hazırdılar. Bir tebessüme, bin iyilik.

Herkesin girmeye çekindiği, o öcülü mahallene senin sabaha karşı üç-dört sıralarında döndüğün olurdu. Ne zenneler, ne başkası.. korkmazdın. Ola ki sana biri bir şey yapacak olsa bilirdin seni korurlardı. Ama sadece seni. Tarlabaşı, kendinden olmayanı kabul etmezdi.

Hayat ve günler böylece akıp geçerken kalbinden.. Devlet, özel bir şirkete sizden habersiz evinizi sattı. Mülkiyet hakkıymış, özel hayatın gizliliğiymiş, hakmış, hukukmuş dinlemeden..

Önce size Halkalı’da sıfır, lüks dairelerin olduğu toplu konutlar hazırladık dendi, direnince, hesabınıza evinizin değerinin dörtte biri bile olmayan bir meblağ yatırıldı.  Sonra dernek kuruldu, tuttuğunuz avukatları özel şirket satın aldı ve öylece kalakaldınız şu anki avukatınız gelip kavganızı  sahiplenene dek..

tarlabaşı 3 sakız ağacı caddesi

Sakız Ağacı Caddesi

Derken Tarlabaşındaki görünmez sınırlar ortadan kalkmaya başladı.  Mahallendeki tüm aileler hızla göç etti ve yerlerine  tanımadığın insanlar gelip yerleşti.   Önce sokak lambaları patlatıldı sonra her gece dağ başındaymışcasına ateşler yakıldı, alenen uyuşturucu ticareti yapıldı, kimse gelip müdahale etmedi. Polis, güpegündüz üst araması yapmaya, gördüğü her yerde seni çevirmeye başladı. Hoşuna gitmişsen, doğrudan asıldı, telefon numaranı istedi, potansiyel fahişe muamelesi yaptı. Apartlara dönüşen bina sayısı arttı.
Sen tüm olup bitenlere inanamazken, bir tebligat geldi. İstimlak kararıydı. Evinizi, kendi tapulu evinizi, boşaltmanız gerekiyordu on beş gün içinde..

Bir evin bile bir ruhu olabileceğini işte tam bu vakitlerde öğrendin. Üç cepheli, neredeyse hiç duvarı olmayan, bol pencereli, ışıklı, dışında sadece baş kısmı olan minik heykellerle bezeli , daha önce müstakil olarak kullanılmış ahşap bir binada ailen ve akrabalarınla yaşadın.   Eviniz hissetmiş olmalı ki tuvaletiniz çökmeye yüz tuttu, prizler bozuldu ve ne yapsanız ne etseniz düzelmedi üstelik.. Alt katları fareler bastı. ( gemi hikayesi doğru olmalı).

tarlabaşı 4 tarihine bir bakış

Tarlabaşı’nın tarihine bir bakış

Eviniz eskiydi lakin tarihi eser olduğu için sizin restore etmenize hiçbir zaman izin verilmedi. Fakat basına böyle yansıtılmadı..
Evinizin yerine ev almanıza imkan yoktu. Çok ciddi borçlanırsanız evinizi alan şirkete, belki.

Yapılan araştırmalar, hakkında çekilen filmler, ev sahibi oranının azlığı, ve en önemlisi muazzam geçmişiyle Pera’nın kalbinde olması.. Tarlabaşı’nı senden çekip aldı.

Günlerce evini izlemeye gittin.
Yağmacılar, pencereleri, merdivenleri, kapıları, herşeyi söküp aldıkları için bir daha büyüdüğün evde hiç dolaşamadın..
İçi bomboş bina bütün hüznüyle her gün biraz daha eğilircesine azar azar çöktü.
Yıkıntılarına rağmen ısrarla ziyaret ettin sokağını..
Artık mültecilerin, yağmacıların, ve o yıkıntılar arasında fuhuş yapanların hayvani sesleriyle doluydu semtin.
Her gün onlarca haber okudun, ünlüler üçer beşer ev alıyorlardı, kentsel dönüşüm harika bir şeydi!, Tarlabaşında sözüm ona herkese yer vardı.. En son kamu yararına olmadığı gerekçesiyle iptal edilmesine rağmen,  son gaz devam eden, arap yatırımcıların gözbebeği Yeni Tarlabaşı..!

tarlabaşı 5 1955 - 1957 yılları arasından bir kare

1955 – 1957 yılları arasından bir Tarlabaşı karesi

O zamandan bu zamana içini umutla dolduran tek şey Gezi parkı oldu.
Hani çocukluğunda oyunlar oynadığın, dondurmalar yediğin,bisiklet sürdüğün, çay bahçesinde çay içtiğin yer.
Herşeyden vazgeçtin. Gezi’den vazgeçmedin. Tıpkı milyonlar gibi rant’a dur dedin!
Tarlabaşı yok evet ama Gezi orada.. Bütün geçmişi ve güzelliğiyle.
Sen, çokca kırıldığın bu hikayede daha da büyüdün, kocaman bir kadın oldun.
Her bölgesinde ayrı bir acının yaşandığı bu coğrafyada senin artık nerede ikamet ettiğinin bir önemi yoktu. Omuzlarının üzerinde düşüncelerin vardı ve  bir inci tanesi gibi yüreğinin derinliklerinde sakladığın hikayen. Bunlar sana yetiyordu.
Tarlabaşı bir ütopyaydı ve hep öyle kalacaktı. Onu senden ne devlet, ne özel şirketler, ne de hayatın kendisi alamazdı artık .
Yatağından kalktın, elin kitaplarına gitti, şiirler şimdilerde tek sığınağın.

Kavafis’in dizelerine sarıldın:

Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.’

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de. ‘

 

Fotoğraflar tumblr,pinterest,blogspot ve bianet den alınmıştır