(Bülent Şık / Bianet – 3 Ekim 2015)

Dünya yaşama elverişsiz bir hale geldiğinde gidebileceğimiz, Ay’da ya da sıklıkla dile getirildiği gibi Mars gezegeninde kurulacak bir uzay yerleşkesi yok. Yapılamayacak.

Mars’ta su bulunduğu açıklandı. Su varsa hayatın da var olması muhtemel olduğu için Mars’a gitmenin ve oraya yerleşmenin mümkün olduğu düşüncesi epeyi heyecan yarattı. Daha önce de benzeri haberler çıkmıştı ama sanırım ilk kez bu kadar tartışma konusu oldu.

Oysa aklı başında hiç kimse uzaya gitmek istemez; gitmek düşüncesinin bütün büyüsü ve otantikliği yeryüzünden yüz kilometre yukarıda “kesinlikle” sona erer.

Uzayda sofra muhabbeti

Bir uzay gemisinde yemek yiyorsak yemek tepsisini bacağımıza bağlamak zorundayız örneğin. Kuşkusuz kendimizi de bir yere sabitlemeliyiz. Yerçekiminin olmadığı bir ortamda, nesneler olması gereken yerde nadiren durur; bir yere sabitlenmemişse en küçük bir etkide yer değiştirir. Dolayısıyla çatal, kaşık ve bıçağımızı tepside onlar için hazırlanmış mıknatıslı bölgeye koymalıyız ki yemek boyunca yakınımızda kalsınlar.

Ağzı kapalı kaplardaki yemekleri de masaya sabitlemeliyiz. En iyisi bir pipet yardımı ile içilebilen ve ısırılarak yenilen gıdalar. Ama her lokmayı dikkatle yemeli; ani hareketlerden kaçınmalıyız. Ortalığa yemek saçılmasına neden olduğu için, ağzımız doluyken konuşmak veya ağızdan nefes vermek sıkıntı yaratabilir. Uzayda sofra muhabbeti epeyce sessiz olur.

Tatsız tuzsuz bir hayat

En kötüsü, tat ve koku alma organlarımız yerçekimsiz ortamda zarar gördüğü için yediğimiz, içtiğimiz şeylerin tatsız, tuzsuz gelmesi. Bunun ne kadar can sıkıcı bir şey olduğunu anlamak için dokuz ay boyunca aynı yemekle beslenmeyi, örneğin içine yağ, tuz ve baharat koymadan pipetle mercimek çorbası içmeyi deneyin. Bakalım kaçıncı gün canınızdan bezeceksiniz.

Ama uzayda ciddi sağlık sorunlarına yakalanmamak için her şeyi yemek zorunlu. Bu tatsızlıklara rağmen, kesinlikle mızmızlanmamalı ve yemeğimizin tamamını bitirmeliyiz; kaslarımız erimesin diye dört beş saat yapacağımız spor için enerji almamız gerekiyor çünkü.

Kısaca söylemek gerekirse, uzayda her şey çok zahmetlidir. Bu zahmete katlanmak yıllar süren eğitim ve hazırlık süreci ile mümkün olur. Ama elbette ki bu zahmete değer. Her şey hayat hakkında daha çok şey öğrenmek için. Ve şimdiye kadar öğrendiğimiz en paha biçilmez bilgi hayatımızın, geleceğimizin gezegenin sağlığına sıkı sıkıya bağlı ve başka bir gezegene gitmenin de çok zor olduğu.

Teknolojik ilerleme paradoksu

Stephen Jay Gould başka gezegenlerdeki hayat ile iletişim kurma önündeki en önemli engelin “teknolojik ilerleme paradoksu” olduğunu söyler. Yani, mevcut gezegenin kaynaklarını tüketmeden, kirletmeden uzak gezegenlerle iletişim kurmayı sağlayacak bir teknolojik seviyeye ulaşmak çok zordur.

Bu paradoks uzayda başka bir gezegene gidebilmenin ve oraya yerleşebilmenin herhangi bir devletin tek başına başarabileceği bir şey olmadığını da ima eder.

Dolayısıyla bu iş yüzlerce devlet kurmuş, hem kendi içinde ve hem de birbiri ile çatışma içinde olan toplumlardan müteşekkil, geçtiğimiz yüz yıl gibi kısa bir sürede de dünyanın canına okumayı başarmış biz “dünyalılara” göre hiç değil.

Başka bir gezegene gitmek şöyle dursun, çok da uzak olmayan bir gelecekte insan türünün kendini yok etmesi ihtimali çok daha büyük.

Her ne kadar insanın zorluklarla baş etme, fethetme arzusunu kamçılasa, “gitmek” gibi edebi ve felsefi olarak çok hoş çağrışımlara sahip bir temaya yaslansa da, “başka bir gezegene gitme ve oraya yerleşme” fikrinin bu yok oluş ateşine kucak kucak odun taşıdığını görmek, en azından bunun üzerinde düşünmek gerekiyor.

Nasıl bir uygarlık bu paradoksu aşabilir?

Dünyadaki gibi birbiriyle rekabet ve savaş halinde olan devletlerden oluşan bir uygarlık değil, barışçı bir uygarlık bunu başarabilir ancak. Milliyet, din, dil ya da akla gelebilecek her türlü farklılığın bir zenginlik olarak algılandığı; ölüm üzerinden geleceğe yaslanan politikaların vücut bulmadığı… Toplumsal barışını “gezegen ölçeğinde” iyi kurmayı başarabilmiş bir uygarlık.

Belki de bu nedenle, şimdiye kadar başka bir uygarlık dünyada yaşayan bizlerle temas kuramadı. Hayat evrende cirit atmasına rağmen şu ana kadar hiçbir uygarlık belki de teknolojik ilerleme paradoksunu aşmayı sağlayacak bir toplumsal düzen kurmayı başaramadı. Bilmiyoruz.

Ancak aynı nedenle biz insanların da başka bir gezegene gidemeyeceğimizi düşünmek akla uygun; hele de iklim krizi, kimyasal kirlilik ve hızla yok olan biyolojik tür çeşitliliğinin uygarlığımız için yarattığı tehdit düşünüldüğünde. Ancak bu tehdit henüz yeterince algılanamıyor ve bu nedenle daha somut bir başarısızlıktan Biyosfer 2 adı verilen ve “bir başka gezegende hayatı var etmek mümkün mü?” sorusuna yanıt olabilecek çok önemli bir deneyden söz etmek daha uygun olacak.

Biyosfer 2 deneyi

Gezegenimizde içinde yaşamın olduğu incecik katmana biyosfer denir. Hayatı gezegenimizin dışına, uzayda başka bir yere taşımak ve orada inşa edilecek bir yerleşim merkezinde yaşamak mümkün mü? 1991 yılına bu soruya yanıt verebilecek, aşağıdaki fotoğraftan da görülebileceği üzere her açıdan dev ölçekte bir deneysel çalışma yapılmıştı: Biyosfer 2 deneyi.

biyosfer2

Arizona’da inşa edilen Biyosfer 2’de sekiz kişilik bir ekip iki yıl kadar yaşamıştı. Deneyin amacı dünyaya benzer koşulların yaratıldığı kapalı bir ekosistem yaratarak kendi kendine yetebilen bir hayatı oluşturmanın mümkün olup olmadığını anlamaktı. Uzayda başka bir gezegene yerleştiğimizde yeryüzünden sürekli malzeme aktarmak teknik olarak mümkün olmadığından dünyadan bağımsız, kendine yeterli bir hayatı kurmak için gereken koşulların ne olduğunu anlamak açısından önemli bir deneydi.

Biyosfer 2 dış dünyadan tamamen yalıtılarak inşa edilmişti ve içerisinde tarım alanı, orman, okyanus, savana ve bir çöl ekosistemini barındırıyordu. Ancak büyük umutlar bağlanan ve 200 milyon dolar harcanan deneyin sonucu tam bir başarısızlık olmuştu. Zamanla atmosfer bileşimi sağlığı tehdit edecek şekilde değişmiş, okyanus ekosisteminin asitliği artmış, tozlaşmayı sağlayan böcek türleri ve haliyle pek çok bitki türü yok olmuş, sağlıksız koşullara adapte olan bazı türlerin birey sayısında ise patlama yaşanmıştı. Deney içeride yaşayanların hayatları tehlikeye girmesin diye sonlandırılmıştı.

Yeryüzünde ve her an ulaştırılabilir teknik desteğe rağmen sekiz kişiyi kendi kendine yeterli bir ekosistem içinde iki yıl bile barındırmak mümkün olmamıştı.

Biyosfer 2 deneyi başarısızlıkla sonuçlansa da elde edilen bilgiler çok kıymetli. Eğer bir şeyler yapılamazsa önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek kötü şeylerin göstergesi gibi. Biyolojik tür kaybı, okyanus asitliğinin artması, tozlaşma yapan böceklerin yok olması gibi bazılarına şu an tanık oluyoruz zaten. Bugün kırklı yaşlarında olanlar yeteri uzunlukta bir ömre sahip olabilirlerse çok daha tatsız değişimlere de tanık olacak.

Yaşadığımız gezegene odaklanmak

Gezegenimizdeki hayat hakkında çok az şey biliyoruz. Doğadaki canlı türleri arasındaki ilişkiler hakkında da. Hayatı simüle etmek ancak dünya gibi bir gezegen oluşturarak mümkün olabilir belki. Tıpkı Borges’in öykülerinden birinde yer alan ülkenin bütünüyle birebir örtüşen, her ayrıntıyı gösteren devasa harita gibi. Böyle bir şey mümkün mü? Ya da mümkün olsaydı yapmaya değer miydi? soruları bambaşka konulara kapı aralar, ama biz meseleyi içinde yaşadığımız zamanı dikkate alarak tartışmak zorundayız.

Dünya yaşama elverişsiz bir hale geldiğinde gidebileceğimiz, Ay’da ya da sıklıkla dile getirildiği gibi Mars gezegeninde kurulacak bir uzay yerleşkesi yok. Yapılamayacak.

İnsan türünün hayatta kalma ihtimalinin pek de parlak görünmediği bir geleceğe doğru koşar adım gittiğimiz dile getirilirken böyle fantastik bir uzay yolculuğu veya dünyadan kaçış hayali kurmak mevcut sistemin yol açtığı her türlü kötülüğü, zararı görmezden gelmeye ve içinde yaşadığımız şartların değişmeyeceğine ve değiştirmeye de gücümüzün yetmeyeceğine duyulan inancı beslemeye yarıyor en çok. Mevcut duruma rıza göstermenin hallerinden birine dönüşebiliyor.

Başka bir hayat mümkün

İçinde yaşadığımız gezegenin hayata destek olma kapasitesini korumanın başka bir gezegene gitmekten çok daha kolay ve “yapılabilir” bir şey olduğu üzerinde durmalıyız daha çok.

Kolektif irade ve işbirliği içinde olmak kaydıyla sahip olduğumuz teknik-kültürel birikimle açlıktan, çevre kirliliğine uzanan pek çok sorunun üstesinden gelebiliriz. Bunu başarabilirsek başka bir gezegene gitme hayalini bir gün gerçekleştirebiliriz belki; ya da büyük olasılıkla onca zahmeti katlanmaya değer bulmayacak; gitmeye artık ihtiyaç duymayacağız.

Başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu sezdiren, hissettiren her şey bu nedenle çok anlamlı.

Başka türlü bir hayat mümkün. Başka bir gezegende de değil, burada, Dünya’da.