(Kültür Servisi – 7 Ekim 2015)

Yazar Latife Tekin’in, 5. Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nde yaptığı kapanış konuşması:

İlk kitabım yayımlandığı zaman “yoksulların sessizliğini dile çeviriyorum” diyordum. Çünkü yoksulların dili mırıldandıklarını, yoksulların dilsiz olduklarını düşünüyorum. O dilsiz insanları anlatarak yazmaya başladım.

Aklıma Melih Cevdet’in bir sözü geldi. Hatırlarsınız cuma günleri Cumhuriyet’te köşe yazardı. Çok etkilenerek okurdum. Melih Cevdet’e çok fazla şiir gönderiyorlarmış. Melih Cevdet “Ben şiir sevmem” diye bir yazı yazdı. Harika bir yazıydı. Ben de onu hatırladım, öyle başlamak istiyorum: Ben de edebiyat sevmem, roman sevmem.

Ben gerçek edebiyatın bir “zuhur” olduğunu düşünüyorum.

Şöyle başlayacağım, biraz yabani bir hava estireyim:

Ben çok kabaca iki tür yazar olduğunu düşünüyorum: İlki, insanlar için yazanlar. Diğeri de, insan olma deneyimini aşmak için yazanlar. Ben insanlar için yazan bir edebiyatçı değilim. O nedenle kendimi bir kültür insanı olarak tanımlamıyorum. Daha çok, edebiyatın dışına kaçmaya çalışan, edebiyat ve kültür dünyasının dışına kaçmış “edebiyat dışı bir yazar” olarak konuşacağım.

Ben insanlar için yazmayan yazarları aradım, onların kokusunu aradım bütün kitaplarda. Belki o yüzden kendimi şairlere daha yakın hissediyorum, belki onların akılsızlığına… İmgeye doğru, sese doğru uçan, sezgiye doğru giden yazarları seviyorum.

İnsan olma deneyimini aşmak üzere yazan edebiyatçıların nasıl bir şey olduğunu anlatayım isterseniz. Anlaşılmazlık duvarını biraz da yıkmak için…

Ben çocukken, yoksul ve dilsizken, insanların sözcüklerinin onların gürültüsüyle zihnime dolduğunu düşünüyorum/zannediyorum, o gürültüyü sessizleştirmek, zihnimi sükûnete kavuşturmak için yazmaya başladım. Bu bir iç sezgiydi.

Ben iyi bir sanat eserinin, iyi bir romanın, iyi bir şiirin doğaya ait olduğunu düşünüyorum, insanlar için yapılmadığına inanıyorum. Tabii ki insanlar için yazan edebiyatçılar var ve insanlar onları büyük bir zevkle okuyorlar. İnsanlar için yazan edebiyatçılar arasında da müthiş yazarlar var, onların yarattığı dilde, biçimde bir estetik var.

Ama edebiyatın aslında -onların dışında- dilin dışına çıkmak için dili kullanma sanatı olduğunu söyleyebiliriz.

Doğaya ait derken geçmişte bir zaman benimle yapılan bir söyleşide “ben ağaçlar için, kuşlar için yazıyorum” demiştim, insanlara tuhaf gelmişti bu söz. Latife Tekin de tuhaf tuhaf konuşuyor, demişlerdi.

Aslında gerçekten kuşlar için yazıyordum ve bu benim gerçek duygumdu.

Çünkü iyi bir sanat eseri, insanların gürültüsünden, karmaşasından kurtarılıp sessizleştirilmiş, sezgi yumuşaklığına gelmiş ve susan bir şeydir. Dağların, ağaçların, kuşların, ırmakların yanına eklenecek bir şeydir. Benim için iyi kitap; iyi roman, iyi şiir böyledir.

Peki insan olma nedenini aşmak üzere yazdığınızda, edebiyatçı ya da yazan insan nerede kalır? Tabii ki edebiyat dünyasının ve kültür dünyasının dışında kalır. O nedenle “ben edebiyat dışıyım” dedim kendime. Belki yazmaya yoksulları anlatarak başladığım için bu yolculuk edebiyatın dışında doğru bir yolculuk oldu benim için.

Çünkü fark ettim ki yoksulları koruyarak edebiyat yapmak mümkün değil. Edebiyatın kendisinin de sınıfsal bir niteliği var. Örneklerine baktığımız zaman; aristokratik ve farklı bir eğitim gerektiriyor.

Fakat bizim edebiyatımızda, belki dünyada da öyle, politik mücadele içinden gelmiş kaçak yazarlar var, yeraltından yükselmiş. Belki politik hayatın yarattığı, sağladığı bir imkân. Ben aslında biraz öyle bir yerden sızdım edebiyata. Bir politik hareketin içindeyken, yoksullar arasında çalışırken, 12 Eylül’ün getirdiği bir basınçla yazmaya başladım. Tabii bizim kuşağımız büyülenmiş şanslı bir kuşaktı. O dönemde yoksulların arasında büyüdüğüm için yoksullarla bizim politik hareketin öncüleri arasında bir çevirmenlik üstlenmiştim.

Fakat o süreçte, el yordamıyla bir yazma serüveninin sonucunda, ben kendimi başından beri edebiyat ve kültür dünyasıyla çatışırken buldum. Bunun sebebini bir süre sonra kavradım ki, ben yoksulluğumu koruyarak edebiyat yapmak istiyordum ve edebiyat böyle bir şeye izin vermiyordu. Bu, benim başta kastettiğim bir şey değilken, bu çatışma giderek derinleşti ve galiba gerçekten “insanlar için yazmayacağım” noktasına kadar vardı.

Yoksulluğun bana kazandırdığı bir duyarlık olarak, yoksulluğumu koruyarak yazmaya çalışırken, birden şunu fark ettim, dilin kendisi de ciddi ve büyük bir problem. Yoksulların dilsizliği üzerinde düşünürken farkında vardım bunun. İnsanlar sadece insanları sevebilirler, çünkü dil çok güçlü bir alet ve insanı diğer canlılardan, doğanın içindeki kayıp o eşsiz zamandan bugüne geliştiren bir alet. İnsanı bütün diğer canlılardan ayıran, koparan bir alet.

İnsan için yaratılmış, insanı yaşatmak, ötekilerden korumak için yaratılmış bir alet. Onun için kutsal, ve insanlar şiddetli bir şekilde dile sahip çıkarlar. Dil olmasaydı belki de yaşayamazdık, bu kadar gelişemezdik. Ama aynı zamanda, dil çok sert bir biçimde, dünyayı ve üzerindeki şeyleri anlamlandırmak için kullanamayanları cezalandıran bir alet. Onları kuşların, dağların, ırmakların arasına yerleştiren bir alet.

Ben yoksulların ve çocukların doğaya ait olduğunu düşünüyorum. O nedenle -belki sadece dile bakarak ya da yoksulluğumu korumaya çalışarak edebiyat yapmak isterken sezdiğim durumlardan ötürü- yavaş yavaş insanın ötekileştirdiği diğer canlılara doğru kaydığımı, oraya doğru çekildiğimi hissettim ve yabanileştim.

Bir arkadaşım benim için “Edebiyatımıza barbar aşısı” diye bir yazı yazmıştı. Aslında bu tür ortamlara da yabancıyım ve mümkün olduğunca kaçıyorum. Mümkün olduğunca saklanmaya çalışıyorum. Biliyorsunuz Gümüşlük Akademisi adlı vakfın kurucusu ve başkanıyım. Doğanın içinde yaşıyorum.

İyi bir edebiyat eserinin -biraz edebiyatın içinden konuşayım- ancak ortama -dünyaya, hayata- çok yabancı bir nesne gibi düşmesi gerektiğine inanıyorum. O nedenle de benim için yazacağım şey hiç girilmemiş yabanıl bir alan değilse, bir yolculuk yapmayacaksam, oradan kendim için bir bilgi çıkaramayacak, kendimi ayakta tutacak bir bilgiyle çıkıp gelmeyeceksem o süreçte hiç de hevesli olmam. Şunu anlatmaya çalışıyorum yabancı bir nesne derken: Hani masallar vardır Kaf Dağı’nın arkasında altın bülbül vardır. Masalda üç kardeş vardır. O sihirli kuşu getirecek olan, aklın gitme dediği yere giden kardeştir. Bir kuru yol vardır, bir yarı bataklık yol vardır bir de tamamen bataklık bir yol. Masallardaki en gidilmeyecek yere giden o küçük çocuk, altın bülbülü getirir. Ben öyle gidilmeyecek yere gitmek, en büyülü kitabı getirmek arzusuyla yazmaya başlamış biriyim ve bu arzu hep diri kaldı.

Elime bir kitap aldığımda -öykü, roman- onun nereden getirildiğine bakarım, içindeki o yabanıl enerjiyi sezerim. Bir kitabı yazmak için gerekli olan enerjinin nasıl, nereden getirildiğini garip bir biçimde sezebilirim. Eğer bir kitap beni çarşı pazar dolaştıracaksa, kitabı kapatırım kendim giderim çarpı pazara, derim. Eğer Kaf Dağı’nın ardındaki sihirli bülbül gibi sihirli bir şey değilse getirilen, o zaman çok ilgilenmem. Kendimi okumak zorunda da hissetmek, kitabı hemen elimden bırakırım.

Şöyle diyorum; ben belki de şimdiye kadar yazdığım o kitapları yazabilecek bir çocuk değildim. Edebiyatı bir biçimde o masallardaki gibi Kaf Dağa’nın arkasına gizledim, olduğu yerden çaldım. Bir hırsız olduğumu söyleyebilirim bu durumda.

Yoksullara ne yazık ki edebiyat yapma hakkı verilmiyor. Ben onların sözcüsü olarak da konuşmak istemiyorum. O bülbülü koruyan biri olarak o dilde direndiğim için sıkıntılı ortamlarımdan uzaklaştım diyebilirim.

Aslında ben bir kitabı tam da bitirdiğim zaman o kitabı yazabilecek bilgiye sahip olduğumu hissediyorum ama iş işten geçmiş, o kitabı yazmış oluyorum. Bir kitabı bitirdiğimde, o kitabın bana kazandırdığı bilgi ve enerjiyle uzun uzun yazdığım ve düşündüğüm konu üzerine konuşabilirim. “Unutma Bahçesi”ni bitirdiğim zaman 6 saat unutma üzerine konuşabilirim. Ama sonra, yeni bir yabanıl alana girebilmek için, bütün kitapların bilgisinden yavaş yavaş sıyrılırım.

O nedenle asıl dönüştürücü olanın aniden peyda olan, zuhur eden olduğuna inanıyorum. Edebiyatımızın da bir simülasyon edebiyatı değil, bir zuhur edebiyatı olmasını diliyorum.

Umarım zuhur eden harika genç edebiyatçılarımız olur.

** Bu metin, Latife Tekin’in konuşmasının ses kaydı deşifre edilerek oluşturulmuştur.