(Gözde Kazaz / Agos – 7 Kasım 2015)

“Adil, eşitlikçi, yaşanabilir bir kent için, ‘Kentin Tozu’ üzerinizden eksik olmasın.” ‘Açık Radyo’da Cuma akşamları yayınlanan ‘Kentin Tozu’ programı, üç senedir her hafta bu cümleyle kapanıyor. Kent ve barınma hakkını farklı yönleriyle konu edinen, Cihan Uzunçarşılı Baysal’ın hazırlayıp sunduğu program, şimdi bir kitaba dönüştü. Baysal’la üç yıldır programın değdiği mahalleleri ve kent hareketinin bugününü konuştuk.

Dikmen’i hatırlar mısınız? Tozkoparan’ı, Sarıyer Derbent’i? Şehirlerin bir bir elden giden mahalleleri, bazen Sulukule’de olduğu gibi büyük bir kamusal baskının odağına yerleşiyor, bazen de yıllar süren dava süreçleri sonucunda, mücadeleler unutulup soluk birer fotoğrafa dönüşüyor. Hâlbuki Türkiye’deki tüm kentsel dönüşüm politikalarının, afet yasalarının, kamulaştırma kararlarının, mega projelerinin ardında yatan hikâye, aslında zorla yerinden edilen, yargı kararları altında ezilen, örgütlenmek için mücadele etmeye çalışan ve bazen de her şeye rağmen yerinden edilen insanların hikâyesi. Açık Radyo’da devam eden ‘Kentin Tozu’nun alamet-i farikası burada yatıyor: Programa uğrayan mahalle sakinleri, kendi hikâyelerini anlatıyor.

Üçüncü sürgünkentin tozu

Türkiye’de barınma hakkının bilinirlik kazanmasının sorumlularından, “Kent Hareketleri” üyesi Cihan Uzunçarşılı Baysal, kent hareketleriyle yolunun kesişmesini ‘Ekümenopolis’ belgeseline de konu olmuş, kentsel dönüşüm -TOKİ birlikteliğini en bilinen örneklerinden Ayazma’ya borçlu olduğunu anlatıyor:

“2005 senesinde Ayazma’yı tanıdım. Göç-Der’in başlattığı bir sağlık projesi için çocuklarla çalışmaya başlamıştık. Yeşillikler içinde, tek katlı evlerin olduğu bir yer. Mahalleye girince, ayağımızın altından mor renkli sular aktığını hatırlıyorum. İçinde çocukların oynadığı bu su, meğer yukarıdaki sitelerin kanalizasyon ve boya tekstil fabrikalarının atıklarının karıştığı bir dereymiş. O mahalle, bir kavşak noktasıydı benim için. Ayazma’da iç göçle gelmiş, tutunmaya çalışan bir topluluk vardı. Tam o dönemde Ayazma, kentsel dönüşüm alanı ilan edilmişti. Örgütlenme sağlanamadı, yıkımlar başladı yavaş yavaş ve mahalle boşaldı. Hak sahipleri, Bezirganbahçe’deki TOKİ konutlarına gitti. Fakat borçlarını ödeyemediler. Tüm bu süreç, neredeyse hiç haber olmadı. Basın sitesi burnunun dibinde olmasına rağmen, ana akım medyada bir haber bile çıkmadı.”

Baysal, zorunlu göçle yerinden edilmiş, 1.440 ailelik Ayazma nüfusunun tekrar yerinden edildiğini hatırlatıyor. Peki bugün Ayazmalılar ne durumda? Baysal’ın aktardığı kadarıyla, Bezirganbahçe TOKİ konutlarına yerleşen mahallelinin yaklaşık %60’ı , TOKİ dairelerinin borçlarını ödeyemedikleri için oradan da ayrılmak zorunda kaldı; yani üçüncü defa yerlerinden edildiler. Ayazma’yla aynı dönemde kentsel dönüşüm kapsamına alınan ve yapılan kampanyanın gücü sayesinde daha fazla insanın duyduğu Sulukule projesinde de şahit olunduğu gibi, toplumsal ilişkilerin bağı da kentsel dönüşüm projeleriyle kopartılmış oluyor: “Mahallenin dinamikleri içinde yaşama tutunma, birbirine destek olma var. En basitinden bakkaldan veresiye alıyorsun. Bahsettiğimiz bu mahallelerde bunlar da yok oldu. Her bakımdan mağduriyetler projesi.”

fikirtepe

Fikirtepe’de kentsel dönüşüm arazisi içinde, mülk sahibinin mücadelesi nedeniyle yıkılamayan bu ev, bir dönem kent hakkının sembollerinden biriydi. Kitapta, bu mülkün sahibiyle yapılan söyleşi de yer alıyor.

‘Kentin Tozu’ kitabının ilk söyleşisi, 8 Haziran 2013 tarihli kayıt, yani Gezi Direnişi dönemine denk gelen ilk program. Belli ki kitabın Gezi’yle açılması tesadüf değil. Taksim Yayalaştırma Projesi’ne karşı başlayan hareketten beslenen ve Taksim Kışla Projesi’ne karşı protestolarla büyüyen Gezi Direnişi’nin kent hakkı mücadelesine yol verdiği ve onunla kesiştiği yerler, bugüne kadar epeyce gündeme getirildi. Baysal’a göre de Gezi Direnişi, bugün nüvelerini Kuzey Ormanları Savunması, Kamp Armen Direnişi gibi mücadelelerde gördüğümüz kıvılcımların atılmasını sağladı: “Kent hakkı, kendi yaşam alanında iradeni ortaya koyma hakkıysa, biz Gezi’den sonra kurulan forumlarda, savunmalarda bunu gördük. Gezi’den önce bize ‘Tamam uğraşıyorsunuz, ama yine bildiklerini okuyorlar’ derlerdi. Gezi, istenirse buna engel olunabileceği umudunu aşıladı. Daha önce kırsalda, HES mücadelelerinde tanık olduğumuz bir kararlılığın kentte tezahürünü görmüş olduk.”

‘Tamamen durmasa da’

Peki aradan geçen sürede neler değişti? 2012’de çıkan Afet Yasası’yla mahallelerin kentsel dönüşüm kapsamına cihan baysalalındığı, kamulaştırma kararlarının peşi sıra çıktığı, 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kuzey Otoyolu gibi mega projelerin, yargı kararlarına rağmen devam ettiği bir dönemde, umutlu olmak için neden var mı? Cihan Uzunçarşılı Baysal, kazanımları hatırlamak gerektiğini ısrarla vurguluyor: “Sulukule’yi yıktılar, ama bugün mahkeme kararına göre villaların yıkılması lazım. Ayazma yıkıldı ama orada yaşananlar, başka mahalleler için ibretlik bir öykü oldu, örgütlenmeye başladılar. Bu ucube hukuk sisteminde bile kazanımlar var. Tozkoparan’ın riskli alan kararı, Danıştay’dan döndü. ÇED süreçlerinde yürütmeyi durdurmalar, iptaller görüyoruz. Yeni yeni lisans iptalleri görmeye başladık. Tarlabaşı ilerleyemiyor, çünkü kamulaştırma kararlarını kaybediyorlar. Piyalepaşa Cami Bostanı tescillendi, diğer bostan mücadelelerine örnek oldu. 3. Köprü’ye geçtiğimiz günlerde ÇED raporu zorunluluğu getirildi. Yani projeleri tamamen durduramasak bile sendeletiyoruz, süreci uzatıyoruz. Ama sadece hukuki mücadele değil, örgütlü yerel mücadele çok önemli.” Baysal bu süreçlerde yaşanan en büyük sorunun mahallelide başlayan ‘arazim kıymetlenecek, bir daireye üç daire alacağım’ umutları olduğunu söylüyor.

Encore Yayınları’ndan çıkan ‘Kentin Tozu’nda yer alan, Marksist coğrafyacı ve kent hakkı savunucusu David Harvey’le yapılmış olan mülakat da kent hakkının dünya ölçeğinde işgal ettiği yeri ve meselenin kavramsal boyutunu irdeliyor. Kitabın önsöz yazısında Baysal, her şeye rağmen kent mücadelesinde umut olduğunu Arundathi Roy’un şu sözleriyle hatırlatıyor: “Başka bir dünya sadece mümkün değil, o aynı zamanda gelmek üzere… Sessiz bir günde onun nefes aldığını duyabiliyorum.”

kentin tozu2