(Çiğdem Toker / Cumhuriyet – 30 Kasım 2015)

Rönesans görmüş bir coğrafyada olsa, sonsuz ihtimamla korunacak 500 yıllık bir caminin, kurşunlarla delik deşik edilmiş ayaklarının kıyısında öldürüldü Tahir Elçi.
Tam da kurulduğu şehir kadar kadim o cami, daha fazla zarar görmesin diye açıklama yapmaktan dönerken…
Karartılacağını, “gizlilik” kararı alınan bütün katliamlardan biliyoruz ki:
Artık, ne onlarca değişik açıdan çekilmiş olay anı görüntüleri, ne de bulunacağı şüpheli mermi çekirdeğinin ne vakit yapılacağı belirsiz balistik incelemesi değiştirecek sonucu.
Sayısız katliamdan sonra gelecek adalet arayışına adanmış bir ömür olsa da onunki, biliyoruz:
O ömrün son bulma şeklindeki adaletsizlik, hiç geçmeyecek.

***

Yürekli, beyefendi ve nadide bir insan hakları savunucusuydu Tahir Elçi.
Kulağımda, üç hafta önce katıldığım Brüksel’deki toplantıda okunan mesajı.
Avrupa Komisyonu’nca düzenlenen ifade özgürlüğü konferansına davetli olmasına karşılık, yurtdışına çıkış yasağı nedeniyle katılamamış, özgürlükte buluşma dileğini paylaştığı bir not göndermişti.
Üç hafta sonra tabutunun başında “Bugün dilekçe verdim. Yurtdışına çıkış yasağımkalktı. Artık özgürüm. Kıtaları, denizleri fersah fersah gezebilirim” sözlerini dinlerken eşi Türkan Elçi “Keşke tutuklanmış olsaydı” derken buldum kendimi.
“Hiç olmazsa hayatta olurdu” diye mırıldandığımı fark ettiğimde ürperdim.
Bu hale geldik işte; getirdiler:
Hak savunucularının, arkadaşlarımızın katledilmektense cezaevinde olmalarını dilemek.
Hayat ile özgürlük arasında seçim yapmak zoruna kalmak.
Özgürlüğün olmadığı bir hayat, hayatmış gibi sanki.

***

Sinik, tavırsız, kimliksiz değilsen eğer, şöyle bir ülkeye uyanıyorsun artık:
Sabahları gözünü açar açmaz, zihnin yerinde olduğunu henüz hissettiğin o ilk anlarda hafızaya bir hücum başlıyor.
Bir önceki günkü katliamın, ölümün, hapisliklerin sızı uçlu bilgilerinden oluşan bir hücum bu.
Tutulamamış yaslar, sorulamamış hesapların enkazı büyürken, görünmez kovalarla su döküyorsun sonra, acıyla yanan kalbine.
Ki çünkü, ayakta kalmak zorundasın. Daha sabahın ilk saatleri.
Sonra soruyorsun kendine:
“Bu ayakta kalmak, sırada bekleyen katliam, sırada bekleyen keder için midir?”
Değilse ne içindir? Daha ne kadar yanacak içimiz?
Bir dükkânımız yok ki bizim.
Hiçbir şey alıp satmıyoruz; ne gerçek ne de mecaz.
Ne gönüllü kulluk edeceğimiz bir istikrar masalına gönül indiririz, ne boyun eğeriz.
İş ki alışmayalım, kanıksamayalım.
Doğru zamanda doğru sesi verelim.
Doğru zamanda, doğru sesi verecek, o sesi büyütecek; evrensel hukuku ayrımsız herkes için isteyecek, ikircikli davranmayacak, açıklamayla, bildiriyle, kınamayla yetinmeyecek bir muhalefetimiz olsun.
Doğu ile Batı’yı ayırmasın. Ama lafta değil. Giderek, görünerek, hissederek, paylaşarak, anlatarak…
Öyle bir muhalefetimiz olsun ki, derdi hak arayışı olan hiç kimse için “Tutuklansaydıda hayatta olsaydı” dedirtmesin.
Hayat ile özgürlük arasındaki o berbat seçimin eşiğine getirmesin.
Daha fazla geç kalmadan…
Bilmem anlatabildim mi?