(Vicken Cheterian / Agos – 3 Aralık 2015)

Ortadoğu’da iklim değişikliği ve bununla ilgili çevresel kaygıların önemsiz, yabancı ve Batılı olduğunu düşünüyoruz. En iyi ihtimalle, bizim toplumlarımızı ilgilendirmeyen bir lüks olduğunu. En kötü ihtimalle de iklim, kirlilik ve çevrenin korunmasına dair tartışmaları naif buluyoruz.

Yanılıyor olabilir miyiz? Politik bir yaklaşımla çevreye üzerine çalışanlar, çevresel bozulma ile Ortadoğu’daki politik düzenin çökmesi arasında dolaylı yoldan bir ilişki olduğunu öne sürüyor. Hızla büyüyen nüfus ve su ve enerji gibi kaynaklardaki azalma, toplumsal bir istikrarsızlığa sebep oldu. Halkına danışmaktansa baskı kullanan katı rejimlerin gereken sosyal, politik ve ekonomik reformları hayata geçirememesi durumu da daha da kötüleştirdi.

Suriye ve Yemen, çevremiz ve politik-ekonomik denge arasındaki ilişkiye verilebilecek klasik örnekler. İki ülkede de nüfus patlaması yaşandı. Hafız Esad’ın askerî darbe yaptığı 1970’te ülkede 6.3 milyon kişi yaşıyordu. Arap Baharı’nın yaşandığın 2011’de ise nüfus 23 milyondu. 2011’de ülke, nüfus bakımından 1970’tekiyle aynı değildi, ama katı ve tepeden inme otoriter rejimini korumuştu. 2006’dan sonraki 4 yılda, Suriye son 40 yıldır yaşanan en şiddetli kuraklığı gördü. Bunun sonucunda buğday üretimi yarıya düştü ve binlerce hayvan tüccarı hayvanlarını kaybetti. 2008’e gelindiğinde BM temsilcileri krizden etkilenen kırsaldaki 200.000 aileyi, yani 1 milyon insanı beslemek için acil yardım çağrıları yapıyordu.

Krizin birkaç sebebi vardı. Birincisi, kuraklık yıllarında yağış önceki yıllara göre üçte iki oranında azalmıştı. İkincisi, Türkiye’den Suriye ve Irak’a akan Fırat ve Dicle nehirlerinin debisi, Türkiye’deki GAP çalışmaları nedeniyle azalmıştı. 22 baraj ve 19 hidroelektrik santralinden oluşan proje, Fırat’ın Suriye’ye akan suyu %40 oranında azalttı. Üçüncü sebepse politikti: tekrarlayan kuraklığa rağmen, Suriyeli yetkililer krize uyum sağlayacak, aşırı derecede su tüketen eski tarım modellerini değiştirecek ve mağdur ailelere alternatif geçim kaynakları sunacak esnekliği gösteremediler. Sonuç, 500 bin insanın tarım bölgelerini terk ederek, fakirliği Suriye isyanlarının beşiği olan şehir merkezlerine taşıması oldu.

Yemen’in gidişatı da buna benzerdi: 1970’de nüfus altı milyonken 2011’de 24 milyona ulaştı. 2025’te 32 milyona varabilir. Nüfusun %70’inin tarıma bağlı olduğu bir ülkede nüfus patlaması kişi başına düşen arazinin ve suyun azalması demek. Yemen Ortadoğu’da en çok su kıtlığı çeken ülkelerden biri; yılda kişi başına 140 metreküp su düşüyor ki 1700 metreküpten az su “su sıkıntısı” anlamına geliyor. Yine de sulama sularının yarısı, son yıllarda üretimi düzenli bir şekilde artan, yaprakları uyarıcı bir madde içeren ve bağımlılık yapan qat bitkisine harcanıyor.

Küresel sıcaklığın iki derece artması –ki bu, Paris zirvesinin iyimser hedefi– tüm Ortadoğu için felaket demek. Bu, daha az yağmur, daha çok buharlaşma ve yiyecek ithalatına ve uluslararası fiyatlardaki dalgalanmalara daha çok bağımlı olmak demek. Sıcaklıktaki bir ila üç derecelik artış bile Ortadoğu’da, dünyanın kurak bölgelerinden birinde, çok daha büyük sonuçlar doğurabilir: 100 milyon insanın daha su sıkıntısı çekmesine ve deniz seviyesinin yükselerek su baskınlarına yol açmasıyla altı ila 25 milyon insanı yerinden olmasına sebep olabilir.

Arap Baharı olarak bilinen, Ortadoğu’daki isyan, petrol üretiminin zirveye ulaşmasına denk geliyor. Bazı tahminler petrol üretiminin zirvesini 2010 olarak gösterirken, daha iyimser olanlar 2020 olacağını söylüyor; sonra da üretim keskin bir şekilde düşecek. Ortadoğu petrol üretiminin zirvesine ulaşmadan barbarca savaşlara giriştiyse, bölgenin tüm ekonomisi çökünce ne olacak?

Fakat bu tip sorular bizi ilgilendirmiyor. Ortadoğu kendini yok etme hummasına yakalandı; devlet vatandaşlarına, Araplar Araplara, cihatçı parti cihatçı örgüte, Türkiye devleti Kürt muhaliflere karşı. Alternatif ekonomi modelleri geliştirmek, sıcaklık dalgalarını atlatabilecek yeni ekin türleri aramak, ağaç dikerek çölleşmeye direnmek, liman kentlerimi deniz seviyesinin yükselmesine karşı korumak için mühendislik çözümleri geliştirmek yerine narsistik şiddetimizle meşgulüz. Ve başımıza bir bela geldiğinde, her zaman emperyalizmi ve sömürgeciliği suçlayabiliriz.