(Roarmag.org, Çeviri: sendika.org – 12 Aralık 2015)

“Sol, kuramsal ve taktiksel araçları üzerine yeniden düşünmek zorundadır.”

AK Malabocas anarşist kolektifinin Marksist radikal coğrafyacı David Harvey ile sermaye birikimi tarzındaki dönüşümleri, bugünün sınıf mücadelelerinde mekân siyasetinin önemini ve anti-kapitalist örgütlenmeler açısından bunların açtığı alanları konuştuğu söyleşiyi okurlarımıza sunuyoruz. – Sendika.Org

AK Malabocas: Son kırk yılda, sermaye birikim tarzı küresel biçimde değişti. Bu değişimler, kapitalizme karşı mücadele açısından ne anlama geliyor?

David Harvey: Makro bir bakış açısıyla, bütün üretim tarzları, kendisinin aynadaki özgün bir görüntüsüne denk düşen oldukça kendine has bir muhalefet türü ortaya çıkarır. Sermayenin büyük şirketler üzerinden ve hiyerarşik örgütlendiği 1960’lara ya da 1970’lere baktığınızda, korporatist, sendikacı siyasi aygıtlar biçiminde muhalif yapılar görürsünüz. Bir başka deyişle, Fordist sistem Fordist türden bir muhalefet yaratmıştır.

Bu endüstriyel örgütlenmenin özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde çökmesiyle birlikte, bugün elimizde kalan, çok daha merkezsizleşmiş -mekânda ve zamanda önceden düşünüldüğünden daha akışkan- bir sermaye bileşimidir. Aynı zamanda, ağ oluşturma ve merkezsizleşme üzerinden işleyen ve hiyerarşiden ve önceki Fordist muhalefet biçimlerinden hazzetmeyen bir muhalefetin ortaya çıkışına şahit olduk.

Bu anlamda, tuhaf bir biçimde, solcular kendilerini sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesiyle aynı şekilde yeniden örgütlemektedir. Şayet solun eleştirmekte olduğumuz şeyin aynadaki aksi olduğunu kavrıyorsak, yapmamız gereken, aynayı kırmak ve eleştirmekte olduğumuz şeyle olan simbiyotik ilişkimizden kurtulmaktır.

Fordist dönemde fabrika, direnişin temel alanıydı. Peki, sermayenin fabrikadan kent alanına doğru aktığı bugün, direnişi nerede bulabiliriz?

İlk olarak, fabrika-formu yok olmuş değil – bugün Bangladeş’te ya da Çin’de fabrikaları bulabilirsiniz. İlginç olan, temel şehirlerdeki üretim tarzının nasıl değiştiğidir. Örneğin, lojistik sektörü muazzam biçimde büyümektedir: UPS, DHL ve buralardaki sevkiyat/teslimat işçileri bugünlerde devasa değerler üretmekteler.

Son birkaç on yılda hizmet sektöründe de çok büyük bir kayma gerçekleşti: 1970’lerde ABD’deki en büyük işverenler General Motors, Ford ve US Steel şirketleriydi. Bugün ise en büyük işverenler McDonalds, Kentucky Fried Chicken ve Walmart’tır. O zamanlarda fabrika işçi sınıfının merkeziydi fakat bugün, işçi sınıfı esas olarak hizmet sektöründe görüyoruz. Peki, neden araba üretmenin hamburger üretmekten daha önemli olduğunu söylüyoruz?

Solun ise fast-food işçilerini örgütlemek maalesef pek de içinden gelmemektedir. Klasik işçi sınıfı tablosu, hizmet işçilerinin, sevkiyat/teslimat işçilerinin, lokanta işçilerinin, süpermarket işçilerinin değer üretimine uymamaktadır.

Proletarya ortadan kalkmadı, solun işçi sınıfının öncüsü olarak tanımlayageldiği geleneksel proletaryadan çok farklı ayırt edici özelliklere sahip yeni bir proletarya mevcut. Bu anlamda, McDonalds işçileri yirminci yüzyılın metal işçilerine dönüşmüş durumdadır.

Yeni proletarya şayet buralardaysa, bugün direnişin örgütleneceği yerler nerelerdir?

İşyerlerinde örgütlenmek çok zor. Örneğin, sevkiyat/teslimat şoförleri sürekli bir yerden bir yere gidip gelmektedir. Dolayısıyla bu nüfus işyerinin dışında, yani kendi mahalle yapıları dahilinde belki daha iyi örgütlenebilecektir.

Gramsci’nin 1919’da yazdıkları arasında, “işyerinde örgütlenmek ve işyeri konseyleri oluşturmak, bunlar iyidir fakat mahalle konseyleri de oluşturmalıyız” mealinde ilginç bir ifade de var. Mahalle konseyleri, diyor Gramsci, işyeri örgütlenmesinin sektörel kavrayışıyla karşılaştırıldığında, bütün işçi sınıfının koşullarına ilişkin daha iyi bir kavrayış sunar.

İşyeri örgütçüleri bir metal işçisinin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı fakat bir bütün olarak proletaryayı anlamıyorlardı. Mahalle örgütlenmesi, bu anlamda, çöpçüleri, ev içi çalışanları, sevkiyat/teslimat şoförlerini de içerecektir. Gramsci bu düşüncenin peşine gerçek anlamda düşüp, hiç bir zaman “Haydi, Komünist Parti mahalle meclisleri örgütlemelidir!” demedi.

Yine de Avrupa bağlamında Komünist Partilerin fiilen mahalle konseyleri örgütlediği -çünkü örneğin İspanya gibi yerlerde işyerlerinde örgütlenememişlerdi- birkaç istisna da mevcuttur. 1960’larda bu, çok güçlü bir örgütlenme biçimiydi. Dolayısıyla -uzun zamandan bu yana savunduğum üzere- mahallelerin örgütlenmesini bir sınıf örgütlenmesi formu olarak görmek durumundayız. Gramsci bir ara bunu dile getirdi fakat bu fikri hiçbir zaman ileriye götürmedi.

1980’lerde Britanya’da Gramsci’nin önerdiğini yapan biçimde esnaf konseyleri temelinde şehir çapında emek örgütleme formları hayata geçirildi. Fakat bu esnaf konseyleri sendikal hareket içinde her daim emek örgütlenmesinin ikincil formu olarak görüldü. Bunlar hiçbir zaman sendikal hareketin işleyiş biçimi açısından asli görülmedi.

Aslında ise esnaf konseylerinin genellikle geleneksel sendikalardan çok daha radikal olduğu ortaya çıkacaktı ve bunun nedeni, köklerinin işçi sınıfının sadece genelde ayrıcalıklı kesimlerinden ziyade bütün işçi sınıfının koşullarına dayanıyor olmasıydı. Böylece işçi sınıfına ilişkin daha geniş bir tanıma sahip olmalarıyla esnaf konseyleri, çok daha radikal bir siyasete meylettiler. Fakat bu durumları genel olarak sendikal hareket tarafından hiçbir zaman takdir edilmedi – her daim radikallerin kendi kendilerine oynadıkları bir alan olarak görüldüler.

Bu örgütlenme tarzının avantajları ortadadır: sektörel örgütlenmenin yarattığı ayrışmanın üstesinden gelir; her türden “yersiz yurtsuzlaştırılmış” emeği kapsar ve örneğin Murray Bookchin’in de savunduğu yeni topluluk türleri ve meclis-temelli örgütlenmeler açısından verimli bir topraktır.

Yakın zamanlardaki -İspanya’daki ve Yunanistan’daki gibi ya da Occupy hareketi tarzı- protesto dalgalarında, işbu “direnişi yerelleştirmek” düşüncesini bulabiliyoruz. Bu hareketler, geleneksel solun odaklanageldiği büyük ideolojik meselelerden ziyade gündelik hayatın meseleleri etrafında örgütlenme eğilimindeler gibi görünüyor.

Neden gündelik hayat etrafında örgütlenmenin büyük meselelerden biri olmadığını söylüyorsunuz? Bende büyük meselelerden biridir. Dünya nüfusunun yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor ve şehirlerdeki gündelik hayat, kendi zorluklarına sahip ve bu zorlukları dayatıyor. Bu zorluklar değerin üretimi alanında olduğu kadar değerin gerçekleştirildiği alanda da yerleşik durumda.

Benim en önemli kuramsal argümanlarımdan biri de bu: Herkes Kapital’in 1. Cildini okumuştur fakat kimse 2. Cildini okumaz. 1. Cilt değerin üretimi ile ilgilidir, 2. Cilt ise değerin gerçekleştirilmesi ile. 2. Cildi okuduğunuzda, değerin gerçekleştirilmesinin koşullarının en az üretim koşulları kadar önemli olduğunu açıkça görürsünüz.

Marx, sermayeyi üretim ile gerçekleştirme arasındaki çelişki olarak görmenin zorunluluğundan sık sık bahseder. Değerin üretildiği yer ile değerin gerçekleştirildiği yer iki farklı şeydir. Örneğin, Çin’de çok fazla değer üretilmektedir ve aslında bu değer ABD’deki Apple ya da Walmart tarafından gerçekleştirilir. Kuşkusuz değerin gerçekleştirilmesi de pahalı işçi sınıfı tüketimi vasıtasıyla değerin gerçekleştirilmesiyle ilişkilidir.

Sermaye üretim alanında daha yüksek ücretleri kabul etmek zorunda kalabilir fakat ardından, değerin gerçekleştirilmesi noktasında işçi sınıfının daha yüksek kiralar ve barınma bedelleri, telefon faturaları, kredi kartı giderleri vs. ödemek zorunda bırakılmasıyla verdiğini değerin gerçekleştirilmesi alanında geri alır. Bu anlamda, değerin gerçekleştirilmesi -örneğin, makul fiyatlara barınma- üzerine verilen sınıf mücadeleleri, işçi sınıfı açısından en az ücretler ve çalışma koşulları üzerine verilenler kadar önemlidir. Daha yüksek barınma fiyatları üzerinden geri alınıyorsa, daha yüksek ücrete sahip olmak ne anlama gelir ki?

Kapitalistler ise işçi sınıfı ile ilişkilerinde uzun zamandan bu yana vermek zorunda kaldıklarını geri alarak bol bol para kazanmayı öğrenmiş durumdadırlar. İşçiler -özellikle 1960’larda ve 1970’lerde- tüketim alanında güçlendikleri ölçüde, sermaye de değeri tüketim üzerinden geri almaya daha fazla odaklanmaya başlayacaktır.

Dolayısıyla Marx’ın zamanında pek güçlü olmayan değerin gerçekleştirilmesi alanındaki mücadeleler ve hiç kimsenin bu lanet olası kitabı (Kapital’in 2. Cildini) okumadığı gerçeği, geleneksel sol açısından bir sorundur. Bana “buradaki makro sorun nedir?” diye sorarsanız şayet, işte bu makro sorunun ta kendisidir! Sermaye kavramı ve üretim ile gerçekleştirilme arasındaki ilişki. Bu ikisi arasındaki çelişkili birliği görmezseniz tablonun bütününü de göremiyorsunuz demektir. Sınıf mücadelesi bütün bunlarda kayıtlıdır ve bir sürü Marksistin bunun ne kadar önemli olduğunu kabullenememesini anlayamıyorum.

Mesele, 2015 yılı itibariyle Marx’ı nasıl anladığımızdır. Marx’ın zamanında kentleşmenin kapsamı görece kullanışlıydı ve işçi sınıfının tüketiciliği ise neredeyse namevcuttu; dolayısıyla Marx sadece işçi sınıfının yetersiz bir ücretle hayatta kalabildiği ve bunu çok karmaşık biçimlerde sürdürebildiği üzerine konuşmak durumundaydı. Sermaye işçileri istedikleri şeyleri yapmak üzere kendi başlarına bırakmıştı.

Fakat bugünlerde tüketiciliğin küresel ekonominin dinamiğinin yaklaşık yüzde 30’undan -hatta ABD’de yüzde 70’inden- sorumlu olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Öyleyse neden hâlâ aynı yerdeyiz ve tüketiciliğin sadece Kapital 1. Cilt’e bağlı kalarak konu dışı olduğunu ileri sürüyoruz ve tüketicilikten değil de sadece üretimden bahsediyoruz?

Kentleşmenin yaptığı şey ise bizi belirli tüketicilik biçimlerine zorlamaktır; örneğin, bir arabanızın olması şarttır. Böylece yaşam tarzınız kentleşmenin aldığı biçim eliyle pek çok yoldan dayatılır. Yine Marx’ın zamanında kentleşme bu kadar önemli değildi fakat bugün kritik önemdedir. Bu değişimi fiilen sınıf mücadelesinin dinamiği dahilinde kabul eden örgütlenme biçimleri icat etmek durumundayız.

Bu kayma düşünüldüğünde, sol kesinlikle kendi taktiklerini ve örgütlenme biçimlerinin yanı sıra ne için örgütlendiğine dair kavramsallaştırmasını buna uydurmak zorunda.

Yakın zamandaki hareketlere karakterleriyle damgasını vuran ve anarşist ve otonomcu geleneklerden gelen gruplar, gündelik hayat siyasetine geleneksel Marksistlerden çok daha gömülü haldedirler.

Anarşistlere çokça sempatim var; bu mesele üzerine, özellikle tüketim siyasetiyle baş etmek konusunda ve tüketiciliğin ne ile ilgili olduğuna ilişkin eleştirilerinde çok daha iyi bir hatta sahipler. Anarşistlerin hedeflerinin bir kısmı, gündelik hayatı yeni ve farklı ilkeler etrafında değiştirmek ve yeniden örgütlemektir. Dolayısıyla bunun, bu günlerde üzerine çokça siyasi eylem yapılması gereken kritik bir nokta olduğunu düşünüyorum. Fakat bunun “büyük bir sorun olmadığı” yönündeki sözlerinizle hemfikir değiliz.

Peki, güney Avrupa’daki örneklere -Yunanistan’daki dayanışma ağlarına, İspanya ya da Türkiye’deki öz-örgütlenmeye- baktığımızda, bu mesele, bugünlerde gündelik hayat ve temel ihtiyaçlar etrafında toplumsal hareketler inşa etmek açısından oldukça kritik gibi görünüyor. Bunu gelecek vaat eden bir yaklaşım olarak görüyor musunuz?

Bence fazlasıyla gelecek vaat ediyor fakat içinde kendisini açıkça sınırlayan bir yan da var ki bu benim açımdan bir sorun. Kendini sınırlama, yeri geldiğinde iktidarı almaya dönük isteksizlik anlamına geliyor. Bookchin son kitabında [Geleceğin Devrimi] anarşistlerin sorununun, iktidarın önemini reddetmeleri ve iktidarı almaktaki beceriksizlikleri olduğunu söylüyor. Bookchin bu kadar ileri gitmiyor fakat bence sorun, devleti radikal dönüşüm açısından olası bir partner olarak görmeyi reddetmektir.

Devleti düşman, yüzde yüz düşman olarak görme yönünde bir eğilim mevcut. Mevzunun hakikaten bu şekilde olduğu, kamuoyu denetiminden yoksun baskıcı devlet örnekleri de gırla. Yüzde yüz doğrudur: Kapitalist devletle dövüşmek gerekir fakat devlet iktidarına hakim olmadan ve onu ele geçirmeden, hızla örneğin 1936-1937’de Barselona’da ve sonrasında bütün İspanya’da yaşanan hikayeyle karşı karşıya kalırsınız. Devleti ele geçirme gücüne sahip olduğunuz anda bunu reddederek, İspanya’daki devrimciler, devletin tekrar burjuvazinin ve Komünist hareketin Stalinist kanadının eline geçmesine izin verdiler – ve devlet yeniden örgütlenerek direnişi ezdi.

1930’larda İspanya devleti açısından bunlar doğru olabilir fakat günümüz neoliberal devletine ve refah devletinin geri çekilişine bakarsak, devletten geriye hakim olunacak ya da ele geçirilecek ne kaldı?

İlk olarak, sol, büyük altyapıları nasıl inşa edeceğimiz sorusuna yanıt verme konusunda pek iyi değildir. Örneğin, sol Brooklyn köprüsünü nasıl inşa edecek? Bütün toplumlar büyük altyapılara, -şebeke suyu, elektrik vs. gibi- bütün bir şehir için altyapılara dayanır. Bence solda bunu kabul etmek yönünde büyük bir isteksizlik var ve dolayısıyla farklı bazı örgütlenme formlarına ihtiyacımız var.

Devlet aygıtının, hatta neoliberal devlet aygıtının bile son derece önemli -örneğin, hastalık kontrol merkezleri- kanatları vardır. Ebola ve benzeri küresel salgınlara nasıl yanıt vereceğiz? Bunu anarşist Kendin-Yap-örgütlenmesiyle yapamayız. Devlet-benzeri altyapı biçimlerine ihtiyaç duyacağımız pek çok örnek mevcut. Küresel ısınma sorununa yalnızca merkezsizleştirilmiş karşı karşıya gelme ve faaliyet biçimleriyle karşı koyamayız.

Sıklıkla dile getirilen bir örnek, pek çok sorunuyla birlikte, ozon tabakasının incelmesini sınırlamak üzere buzdolaplarında kloroflorokarbon kullanımına aşamalı olarak son veren Montrö Protokolü’dür. Bu protokol 1990’lı yıllarda başarılı biçimde hayata geçirildi fakat bunun için halen meclis-temelli siyasetten ortaya çıkandan oldukça farklı bazı örgütlenme formlarına ihtiyaç var.

Anarşist bir bakış açısıyla, DTÖ gibi ulus-üstü kurumların yerine aşağıdan yukarıya inşa edilmiş ve zamanla dünya çapında karar alma mekanizmaları haline gelecek olan konfederal örgütlerin geçirilmesinin mümkün olduğunu söyleyebilirim.

Belki bir dereceye kadar fakat her zaman birtakım hiyerarşi türlerinin var olacağının ve her zaman hesap verilebilirlik ya da geri çağırma hakkı gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağımızın farkında olmamız gerekiyor. Örneğin, küresel ısınma sorunu ile dünyaya bir bütün olarak bakanların bakış açısıyla mücadele edenler ile herhangi bir yerellikte yaşayan ve “neden onların söylediğini dinleyeyim ki?” diye düşünen bir grubun bakış açısıyla mücadele edenler arasında karmaşık ilişkiler olacaktır.

Yani siz bu durumun belirli bir otorite formu gerektirdiğini mi söylüyorsunuz?

Hayır; bir şekilde otorite yapıları olacaktır – her zaman olacaktır. Ben gizli otorite yapısı olmayan hiçbir anarşist toplantıda bulunmadım mesela. Her zaman her şeyin yatay olması fantezisi vardır fakat ben bu durumda oturup düşünüyorum: “Aman tanrım, burada bütünlüklü bir hiyerarşik yapı var fakat üzeri örtük.”

Akdeniz çevresinde yaşanan yakın zamanlı protestolara dönelim: Bazı hareketle yerel mücadelelere odaklanmış durumda. Bunu toplumsal dönüşüme taşımak için bir sonraki adım nedir?

Bir noktaya geldiğimizde, toplumsal değişimi daha geniş bir ölçeğe taşıyabilecek ve bunu zorlayabilecek örgütler yaratmamız gerekiyor. Örneğin, İspanya’daki Podemos bunu yapabilecek midir? Son yıllardaki ekonomik kriz gibi kaotik bir durum dahilinde, sol açısından harekete geçmek önemli. Eğer sol bunu başaramazsa, o halde diğer seçenek sağcılar olacaktır. Bence -ve bunu söylemekten nefret ediyorum- fakat bence sol, bugün süregiden dinamiklere ilişkin daha pragmatik olmak durumundadır.

Hangi anlamda daha pragmatik?

Pekâlâ, Devrimci bir parti olmadığı halde neden SYRIZA’yı destekledim? Çünkü farklı bir şeylerin olabileceği bir alan açtı ve dolayısıyla SYRIZA benim açımdan ilerici bir hareketlenmeydi.

Aslında biraz Marx’ın şu söylediklerine benziyor: Özgürlüğün ilk adımı, işgününün uzunluğunun sınırlanmasıdır. Çok dar talepler bile çok daha devrimci sonuçlar için bir alan açar ve herhangi bir devrimci sonucun mümkün olmadığı durumlarda bile, yine de neoliberal kemer sıkma saçmalığı tersine çeviren ve yeni örgütlenme formlarının ortaya çıkabilecek bir alan açan uzlaşmacı çözümler aramak durumundayız.

Örneğin, Podemos demokratik konfederalizmin örgütlenme formları yönünde tutum alırsa, bu ilginç olur – çünkü Podemos bazı açılardan İspanya’nın dört bir yanında gerçekleştirilen çokça meclis-tipi toplantıdan doğmuştur, dolayısıyla da meclis yapısına dair fazlasıyla deneyimlidir.

Mesele, Parlamento’da güçlü bir parti haline gelmek üzere olan Podemos’un konumu itibariyle meclis-formu ile bazı sürekli örgütlenme formlarını nasıl bağlantılandıracağıdır. Bu aynı zamanda iktidarı pekiştirmek meselesiyle de ilgilidir: Buna dair yollar bulmak durumundasınız çünkü aksi takdirde burjuvazi ve şirket kapitalizmi yeniden iktidar üzerinde hak iddia etmenin ve iktidarı geri almanın yollarını bulacaktır.

Buradan hareketle, refah devletinin geriye çekilişiyle ortaya çıkan boşluğu dolduran ve dolaylı biçimde neoliberalizmin bir partneri haline gelen dayanışma ağlarının çıkmazı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu türden örgütlenmenin iki yolu vardır. İlki, STK sektöründeki muazzam büyümedir fakat bunların pek çoğu tabandan değil, dışarıdan fonlanır ve gündemi -ki bu gündem radikal bir gündem olamaz- belirleyen büyük bağışçılar sorunuyla uğraşmaz. Buradan refah devletinin özelleştirilmesine ulaşmış oluyoruz.

Bu ilk yol bana kendi başlarına bırakılan ve “Tamam, devlet hiçbir şeyle ilgilenmiyor, o zaman biz de kendi başımızın çaresine bakarız” diyen taban örgütlenmelerinden siyasi açıdan oldukça farklı görünüyor. Bana öyle geliyor ki bunlar, çok farklı bir siyasi konuma sahip taban örgütlenmesi formlarının önünü açıyorlar.

Fakat mesela işsiz insanlara neoliberal devlet tarafından yok edilmemeleri için yardım ederek bahsini geçirdiğimiz boşluğu doldurmaktan nasıl kaçınacağız?

Tabii ki anti-kapitalist bir gündeme sahip olmalısınız, böylece bir grup insanlarla birlikte faaliyet yürüttüğünde, herkes, bunun sadece onlara çare bulmaları için yardım etmekle ilgili olmadığını, sistemi kendi bütünlüğü içinde siyasi olarak değiştirmeye niyetli örgütlü bir niyetin var olduğunu bilecektir. Bu da kimisinin o şekilde kimisinin bir başka şekilde faaliyet yürüttüğü ve kolektif ya da ortak bir projenin olmadığı merkezsizleşmiş, hiyerarşik-olmayan hareket tarzları açısından zor görünen fazlasıyla açık bir siyasi projeye sahip olmak anlamına gelir.

[Roarmag.org’deki İngilizce orijinalinden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir.]