(Murat Sevinç / Diken – 9 Ocak 2016)

Hiçbir dönem eksik değil, vatanı tapulu malı sayanlar.

Kaç farklı tanımı yapılabilir vatanın? Ya da neresidir vatan denilen yer? Sizin vatanınız neresi? Memleketin bütünü mü, yoksa daha küçük bir yer mi? Düşünüyorum şimdi, vatan bu satırların yazarı için neresi?

40 yıldır boylu boyunca yürüdüğü Haliç kıyısı mı? O kıyının, Demir Kilise karşısına denk gelen yeri mi? Yoksa az ileride, Yeni Cami’ye açılan dar yollar mı? O güzelim Nuruosmaniye Cami’nin yolu mu? Bilemiyorum, belki de rahmetli babasının evidir. Hatta o evin, eşiği. Neredeyse 30 yıldır yaşadığı biricik Ankara’dan İstanbul’a giderken hala, ‘Eve gidiyorum’ dediğine göre, belki de o eşiktir.

Belki her gün geldiği için mutlu olduğu, yetiştiği, büyüdüğü, tartıştığı, sevip sevildiği, birbirinden ‘güzel’ ve ‘çirkin’ insanlar tanıdığı ama hiç yüz çevirmediği, nereye giderse gitsin hep özlediği, Cebeci’dir. Belki Fakülte’nin arka bahçesidir. Bilemiyor. Uzun uzun düşünüyor ‘Neresidir?’ diye.

Namuslu bir insan olan ve namuslu bir insan olduğu için, eline silah verilmiş bir çocuk tarafından katledilen Hrant Dink’in vurulduğu yerdeki, Osmanbey yolundaki o binanın önünde, o silinmeyen, o temizlenen ama silinmeyen, soluk kızıl izi hiç unutmadığına göre, ne yapıp edip her fırsatta oradan geçmeye çalıştığına, her geçişinde göz ucuyla baktığına göre, belki de o nokta, vatanın en değerli parçalarındandır. Bilemiyor.

Neresidir vatan?

Müteahhidin kapmaya çalıştığı parsel midir? Salyalarını akıtarak yeni rezidanslar inşa etme peşindeki rüşvetçilerin… Onların projeleri mi vatan denilen? Uğruna ölünen toprak ile parsellenmiş toprak… İkisine de vatan denilir mi?

Üzerinde mutlu olunan, üzerine sere serpe uzanılan, üzerine tohum atılan, üzerinde biten ottan zevk alınan, sevdiğimizi emanet ettiğimiz toprak mı, yoksa parsellenen mi? İkisi de vatan mı?

Toprağından sürgün edilmiş birinin, göçüp gitmiş birinin, bir ömür kokusuna hasret kaldığı yer mi vatan? Yoksa nüfus cüzdanımızda yazan mı? Muktedirlerin ‘hâkim’ olmak için kan döktüğü yer mi? Hiç kimsenin kazanmadığı, hiç kimsenin kazanma ihtimali olmayan kanlı savaşlar ardından ele geçirilen toprak parçası mı?

Polisin, askerin, zırhlı araçların koruduğu yerin adı mı vatan? Polisin, askerin, zırhlı araçların yok ettiği, sakat bıraktığı, korku saldığı insanların yaşadığı yerin adı mı? Yoksa hiçbiri değil de, bazı hukuk dallarının kitaplarında tanımlanan, sınırları belirlenmiş ve o sınırlar dâhilinde bir otoritenin hâkim olduğu yerin, ‘ülkenin’adı mı vatan? Öyleyse, neden ülke değil de vatan diyoruz?

Sizin vatanınız neresi?

Yaşadığınız mahalle mi? Şehir mi? İlçe mi? Eviniz ya da evinizin eşiği mi? O da mı değil? Peki, sevdiğinizin her gün yürüdüğü kaldırım mı? Nerede deprem olduğunda endişeleniyorsunuz? Nerede bir yangın çıktığında ya da patlama olduğunda çok korkuyor ve ölesiye meraklanıyorsunuz?

İki küsur ay önceydi. Ankara Garı önünde paramparça edildi güzelim insanlar. Ondan birkaç ay önceydi, Suruç’ta paramparça edildi güzelim gençler. Şimdi, bir yerlerde ölüyor genç insanlar, kadınlar, çocuklar… Ve cenazeleri yollarda.

Hangisi vatan?

Ankara Garı’nın, geçenlerin artık kafasını çevirip bakmadığı yolu mu? Suruç’taki bahçe mi? Bugün parçalananların, yerde yatan cenazelerin mahallesi mi? Sur mu vatan? Hiç endişe duymuyorsan, telefona sarılmıyorsan, Sur, vatan mı? Suruç vatan mı? Yoksa ülke sınırları içinde bir idari birim mi? Ordunun, polisin ve zırhlı araçların hâkim olması gereken?

Hukuken ‘zorunlu’ askerlik görevi için evinden çıkıp gitmiş, 20 yaşındaki gencecik çocuğun cenazesinin geldiği o yoksul mu yoksul ev mi vatan? O ana kuzusu son nefesini verirken, olup biteni şehvetle ve ahlaksızca alkışlayıp slogan atan, ama askerliğini bedelli yapmış tosuncukların yaşadıkları o konforlu mahalleler mi vatan dediğin? Neresi senin vatanın? Neresi içini titreten toprak parçası? Neresi dürüstçe sahipleneceğin yer? Ve neresi, aslında hiç umursamadığın?

‘Söz konusu vatan ise gerisi teferruat’ öyle mi? Vatanın neresi ki, neyi teferruat gördüğünü anlayalım! Kredi borcunun ödendiği; yüzde 50’ye varan indirim fırsatının kaçırılmadığı; ‘Abi bunlar hep BOP projesi, valla bak’ ya da ‘Ulan bebek öldü diyorlar, zaten dokuzar onar doğuruyor bunlar’ sohbetlerinin yapıldığı nezih mekânlar mı, vatan saydığın? ‘Çalıyor ama çalışıyorlar’sloganını arsızca dillendirip ardından ‘Çalmayacaksın’ ve‘Öldürmeyeceksin’ ve ‘Kul hakkıyla gelmeyeceksin’ diyen Tanrı’nın huzuruna koştuğun o caminin avlusu mu?

Neresi vatan?

Hasbelkader bu yazıyı okuyup yazarına ‘vatan haini köpek’diyeceklerin, it sürülerinin semirdiği, semirtildiği yer mi vatan?

Vatan neresi, düşünelim ki ‘ihanet’ nedir, anlayalım. Vatan, barış için bir araya gelenlerin kanının aktığı yer mi? Vatan, kanı akıtılan güzel insanların cenazelerine sövenlerin toprağı mı? Düşünelim ki, it sürüleri, önüne geleni vatana ihanetle itham edemesin…

Beyazıt Öztürk’e de ‘vatan haini’ demişler bugün. Adamcağızın yaptığı tek şey, telefonla bağlanan ve öğretmen olduğunu söyleyen bir kadın izleyicinin, ‘Diyarbakır’da olanlara sessiz kalmayın’çağrısını saygıyla dinleyip duygulanması, alkışlaması. Artık belli ki insan olmak için çaba harcayan her bir yurttaş, yalnızca ‘insanlık’vasfı nedeniyle ihanetle suçlanıyor ve hedef gösteriliyor.

Memleketin haline bak. Beyazıt Öztürk gibi birinin dahi hedef gösterilebildiği, Hüseyin Hatemi’nin dahi ‘faşist çeteleşmeye’dikkat çekip isyan ettiği bir Türkiye’de, anayasa tartışması ve demokratik anayasa yapılacak, öyle mi? Ah canlarım…

Bilgisayar başına, sözüm ona bölgeli devlet yapılarıyla ilgili bir yazı yazmak için oturdum. Ama olmadı. Olmuyor çünkü. İnanın olmuyor bezen. Ne kadar zorlasanız da kendinizi, saçma geliyor işte…

Yazı, onlarca yıl öncesinin çakal sürülerine (bir Ankara gazetesinde çıkan haber üzerine) kızgın Nazım Hikmet’in sözcükleriyle bitsin.

“… evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.

Yazın, üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor, hâlâ.”