(Sinan Eden / Sendika.org – 19 Ocak 2016)

Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanında yüzlerce direniş; sürdürülebilir ve adil bir gezegene giden yolun haritasını çiziyor el yordamıyla. Küresel iklim değişimi, bu yolu küreselleştirmemizi sağlayabilir. İster birbirimizle dayanışarak ve mücadelelerimizden öğrenerek olsun, ister Zonguldak’ta bir kömür santrali projesini durdurmamızın sırf burada değil aynı zamanda Bangladeş’te de insanların ve hayvanların hayatını kurtaracağını bilmemiz sayesinde olsun

Aralık ayının ilk iki haftası Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP-21, 21. Taraflar Toplantısı) yapıldı, birtakım pazarlıklar yapıldı ve sonra muzaffer bir edayla Paris Anlaşması ilan edildi. Tüm bu olan bitenlerse Türkiye’nin ana akım yayın organlarında pek az yer buldu. Medya bizi cahilleştirdiği için bu konulara hiç kafa yormuyoruz da ondan mı fark etmedik? Yoksa biz kafa yorsak da medya başka şeyler yayımlamayı mı seçti? Veya gerçekten de iklim miklim umrumuzda değil mi?

cop21-unfccc-paris-agreement-1550x804

Ben yanıtın “Halkımız da pek cahil canım” ile “Bizim daha önemli sorunlarımız var da ondan” arasında bir yerlerde olmadığını düşünüyorum. Birileri bize iklim değişiminin teknik, karmaşık ve (sıkı tutunun) bilimsel bir şey olduğunu söylüyor, biz de bir güzel kendimizi konunun dışına atıyoruz. Ya da en azından öyle yaptığımızı sanıyoruz.

Oysa bilim denilen şey, gerçek dünyada noktasal olarak yaşanan olaylar arasındaki bağlantıları kuran, bir bakıma noktaları birleştirip resmi ortaya çıkaran bir etkinlik. İşin aslı şu ki bu etkinlik olmasa da noktalar ordalar. Ve bilimsel düşünce de öyle sanıldığı kadar uzman işi bir şey değil.

Nitekim Hopa’daki sel baskınında yakınlarını kaybedenler, İstanbul’daki fırtınada sokakta hapis kalanlar veya günün birinde bir pazarcıya “Yahu bu fiyatlar neden böyle yüksek?” diye sormuş olanlar, mutlaka ve mutlaka küresel ısınma hakkında konuştular bile. Sorunumuz daha genel: Böyle bir felaket yaşanınca birkaç gün bunu konuşuyoruz, sonra başka konuya geçiyoruz. Oysa çok yakında bu felaketler birkaç günde bir yaşanır hale gelecek, o zaman başka şey konuşmaya pek fırsatımız olmayacak, ama eyleme geçmek için de geç kalmış olacağız.

O zaman haydi eyleme geçelim. Küresel iklim değişimini durduralım. Peki ama, Paris’te dünya liderleri zaten bunun için toplanmadı mı? Bizimle ne alakası olabilir böyle büyük bir sorunun? Bak sorunun isminde bile “küresel” lafı var…

d12-03

Açıkçası, işin “teknik” kısmı, Türkiye’de üniversiteye giriş sınavlarının nasıl yapıldığını anlayabilmiş biri için hiç de öyle teknik değil. Atmosferde, Güneş’ten gelen ısıyı tutan gazlar var. Bunlar su buharı, karbondioksit, metan ve azotlu gazlar. Biz bunlardan karbondioksit, metan ve azotlu gazların miktarını sanayi devriminden beri olağanüstü miktarda arttırdık. Hatta, 800 bin yıldır görülmemiş seviyelere çıkardık. Nasıl yaptık bunu? Kömür, petrol, doğalgaz yakarak yaptık büyük ölçüde. Bu yüzden de sıcaklık 0.9°C arttı. Şimdi kendinizi düşünün, kolunuzun altına termometre koysanız ve 37,5°C çıksa telaşlanmaz mısınız? Baş ağrısı, terleme, boğaz ağrısı, vücutta kırıklık falan. Eve gidip dinlenmeyi veya en azından belki pencereyi kapatmayı düşünürsünüz, değil mi? İşte şimdi olanlar da buna benzer şeyler. Ya da daha doğrusu, bunun tam tersi:

Sıcaklık artışı sebebiyle fırtınalar şiddetleniyor, buzullar eriyor, deniz yükseliyor, yüzbinlerce insan evlerinden oluyor, hassas ekosistemler çöküyor. Ama hükümetler daha çok karbon salmayı planlıyorlar. Mesela Türkiye’nin Paris’e sunduğu plana göre hükümet iklim değişimiyle mücadele adına (?) emisyonlarını on beş yılda iki katına
çıkarmayı taahhüt etti. Evet, böyle şeyler yazıyor Paris Anlaşması’nda. Eğer söz verdikleri her şeyi yaparlarsa, sıcaklık artışı yaklaşık 3°C’yi bulacak. Yani ateşiniz olmuş 37,5°C doktor gelmiş böyle giderse ateşin 39,5°C’yi bulur diyor, siz daha hala yağmurun altında top oynuyorsunuz arkadaşlarınızla.

Tabii bir farkla: Top oynayan da ateşi çıkan da insan, ama aynı insan değil.

İstanbul’un Kuzey Ormanları’nı köprü, havaalanı ve rezidanslar yapmak için kesenle (Bilin bakalım bu kesilen ormanların tuttuğu karbon nereye gidecek. İpucu: Baş harfi atmosfer’in a’sı.) bu yıkımın sonuçlarına katlanacak olanlar aynı değil. Yeni Foça’ya bilmem kaçıncı kömür santrali yapılması için imza atanlar da orada yaşamıyorlar. Aynı, savaş ilan edenlerle savaşta ölenlerin aynı insanlar olmamaları gibi. (Bu arada jetlerin hem üretim hem de uçuş boyunca karbon saldıklarını hatırlatalım. Sonra bir de bombalar var. “Ama onlar da kaçakçıymış zaten canım”, var oğlu var.)

kuzey_ormanlari_kesiliyor

Ama bir sürprizim var: Temiz hava için Kuzey Ormanları’na ihtiyacı olanlarla bu ormanları savunanlar aynı insanlar. Gerze’de termik santralin belasını çekecek olanlarla bu projeye direnenler aynı insanlar. Biz bu insanlara “iklim aktivisti” demiyoruz, çünkü bunu görmemizi sağlayacak araçlardan yoksunuz. Oysa biz noktaları birleştirsek de birleştirmesek de bu insanlar karbon emisyonları artışına karşı mücadele ediyorlar.

Evet, “Biz bu santrali burada yaptırmayız”dan “Biz bu santrali hiçbir yerde yaptırmayız.”a geçmek için iklim değişimini anlamamız lazım. Evet, tek bir yeni beş yıldızlı otel projesinin bile kamu yararı olamayacağını anlamak için iklim değişimini biraz bilmekte fayda var. Evet, fırtınalar ve kuraklıkla, biyoçeşitlilik kaybı ve iklim mültecileriyle dolu bir gelecekten (hem de pek yakın bir gelecekten) kaçınmak için bugün acilen eyleme geçmemiz gerektiğini görmek için küresel ısınmayı bilmek gerekli.

 

Ama bunlar olmadan da Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanında yüzlerce direniş; sürdürülebilir ve adil bir gezegene giden yolun haritasını çiziyor el yordamıyla. Küresel iklim değişimi, bu yolu küreselleştirmemizi sağlayabilir. İster birbirimizle dayanışarak ve mücadelelerimizden öğrenerek olsun, ister Zonguldak’ta bir kömür santrali projesini durdurmamızın sırf burada değil aynı zamanda Bangladeş’te de insanların ve hayvanların hayatını kurtaracağını bilmemiz sayesinde olsun.

Yani demem o ki, iklim değişimi ne sıfırdan öğrenilmesi gereken yeni bir konu bizim için, ne de yepyeni bir mücadele alanı. İklim krizi, bir yandan yaşamakta olduğumuz ve daha da şiddetli yaşayacağımız “doğal” felaketleri anlamlandıran, bir yandan da süregelen birçok mücadeleyi bir çerçeve içine alan bir olgu.

Yine de, tabii ki “Hepimiz doğuştan iklim uzmanıyız” demiyorum. İklim krizinin de iklim siyasetinin de kendine özgü yanları var. Daha da önemlisi, küresel iklim değişiminin diğer bütün adalet mücadelelerine getirdiği yepyeni bir boyut var ki daha iyi bir dünya hayal edenlerin hepsini bu konuyu anlamak zorunda bırakıyor.

Bu yeni boyutu (o da sürpriz olsun) ve iklim siyasetinin ana başlıklarını bir sonraki makalede özetleyeceğim. Şimdilik tek hatırlatmak istediğim şu: Eğer Türkiye’deki eğitim sistemini (hatta yalnızca üniversiteye giriş sürecini) bir kez olsun anlamayı başardıysanız, iklim biliminin teknik bir mesele olmadığına sizi temin ederim. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…