(Pelin Cengiz / Haberdar – 6 Şubat 2016)

* Fotoğraf: 8 Şubat 2016 KOS Medya: Bir zamanlar yemyeşil olan Kuzey Ormanları köylerinden Ağaçlı’nın doğası kırım projesi 3. köprü tarafından katledildi

AKP’nin kentleri dönüştürme sürecinde malum mega projeler özel bir yer tutuyor. Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, 3. Köprü, Avrasya Tüneli, Körfez Geçişi bunlardan sadece birkaçı. Bu projelerin ölçekleri farklı ancak iktidar açısından  ortak yönleri müzakereye gerek duyulmayan, şeffaflıktan uzak, tepeden inmeci şekilde topluma dayatılan, halkın ihtiyaçları dikkate alınmadan ve halkın katılımı olmadan yapılan projeler olmaları…

Bu projeler, çevre etki analizlerinin yapılmadığı, dolayısıyla orta ve uzun vadede meydana getirecekleri sosyal, kültürel, ekonomik ve ekolojik olumsuzlukların hesaplanmadığı projeler olma ortak özelliğiyle toplumlar üzerinde büyük külfetler yaratacak.

Sivil toplum ve siyaset ilişkisi açısından bakıldığında bu projelerin karar alma ve uygulama süreçleriyle temel insan haklarıyla, demokrasi ve adalet duygusuyla bağdaşmadığını kolaylıkla söylemek mümkün. Özellikle halkın katılımı olmadan uygulanan bu projeler, ciddi bir demokrasi zaafı olarak da ortaya çıkıyor.

İktidar mensuplarıyla ve onların etrafında saf tutan rant çemberlerini oluşturan kitlenin iştahlandığı özellikle İstanbul’un ve Marmara’nın yaşam kaynağı olan Kuzey Ormanları, denizleri, gölleri, adaları 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi rant projeleriyle inşaat sermayesinin yoğun saldırıları altında yok edilmeye çalışılıyor. Tehlike her gün artarak büyüyor.

Hal böyleyken, iktidar tarafından, örneğin 3. Havalimanı’nın kuş göç yolları üzerinde yer alacak olmasının ya da Kanal İstanbul’un Marmara Denizi üzerinde geri dönülmez ekolojik tahribatlara yol açacak olmasının hiçbir anlamı yok, yeter ki rant çarkı rahatlıkla dönebilsin…

Ekoloji tartışmaları epeydir bu mega projeler ekseninde ilerliyor. Avrupa’daki bazı sivil toplum örgütleri ve Avrupa Yeşilleri, bir dönem bu projelerin çevre etki analizlerinin ve uygulama süreçlerindeki şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin takibini yapıyordu.

Örneğin, bu mega projelerin nasıl finanse edildiğinin şeffaf şekilde ortaya konması yönünde çalışmalar yapan Bankwatch, projeleri sadece eleştirmenin yeterli olmadığını, bunların yerine ne istendiğini de anlatmak gerektiğini vurguluyor. Bankwatch, genel olarak bu projeleri “kötü projeler” olarak tanımlamayı tercih ediyor, çünkü kötü projelerin ekolojiyi tahrip etmesinin yanı sıra megalomaniyi besleyen bir yanı da var.

Bu minvalde, hem Türkiye’nin giderek kaybolan Avrupa vizyonunu bir nebze olsun canlandırmak, hem de 2009’dan beri müzakere edilen Çevre Faslı’nı ilerletmek için Brüksel’de, Avrupa Yeşilleri ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği tarafından ocak ayının sonunda “Türkiye’de Çevre Adaleti” konulu bir konferans gerçekleştirildi. Türkiye’de medyada sık sık gündeme gelen mega projeler ve Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde çevre politikaları ele alındı.

Toplantıya katılanların izlenimleri, Avrupa’nın gündemini tamamen mülteci krizi ve terörle mücadelenin kapladığı yönünde. İnsanlık adına çok yakıcı bir süreçten geçiyoruz, Suriye’deki çatışma ortamından hayatta kalabilmek için kaçan mültecilerin başına gelenler tam bir insanlık dramı. Ege Denizi, Avrupa’ya geçmek umuduyla bindikleri botlarda hayatını kaybeden yüzlerce insana mezar oldu. Tüm sorumluluğu Ege’nin iki yakasındaki Türkiye ile Yunanistan’a yüklemeye çalışan, bu iki ülkeye mülteci bekçiliği yaptıran, insancıl olmayan politikalar sonucunda sınırlarını kapatan Avrupa’nın da bu olup bitenlerde günahı az değil.

Gelelim toplantıdan geride kalan izlenimlere… Türkiye’den katılımcılar, Avrupa kurumlarından mega projelere yapılacak finansal desteğin Türkiye’deki ekolojik yıkımı destekleyeceği anlamına geleceğini anlatmış. Türkiye’deki çevre ve ekoloji mücadelesinin aslında bir yaşam alanlarını savunma mücadelesi haline geldiği, dayatmaların hayati bir noktaya uzandığını ifade etmiş.

Ekoloji alanında mücadele veren, çevre davalarında uzman Arif Ali Cangı, Avrupa Komisyonu üyelerinin de yer aldığı oturumlardan birinde Türkiye’deki ÇED uygulamaları, halkın katılımı ve acele kamulaştırma sorunu üzerine bir sunum gerçekleştirmiş: “Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye nasıl baktığını gördük, Türkiye gerçeklerini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. AB şu anda Türkiye’ye göçmen krizini Avrupa’dan uzak tutacak, “terörle mücadelede ortak” ülke olarak görüyor. Bu da Türkiye gerçeklerinin bir kısmını göz ardı etmeleri sonucunu doğuruyor. AB’nin bu dönemde Türkiye’ye bakışını AB Dış İlişkiler Servisi European External Action Service (EEAS) Türkiye Bölümü Politikaları Sorumlusu Veronica Sabbag Afota çarpıcı biçimde dile getirdi. Dedi ki; “…Mülteci anlaşması Türkiye ile yakınlaşmamızı sağladı, Türkiye mülteci krizinde ve terörle mücadele konusunda stratejik rol üstlendi…” AB’nin bu dönemde Türkiye’ye biçtiği rol “mültecileri Avrupa’ya sokmamak”. Bunu görüştüğümüz diğer bürokrat ve parlamenterler de ifade etti. Öyle ki Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı olan Hıristiyan Demokrat Parti temsilcisi dahi “…mülteci sorununun çözümünde Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı var, AB üyeliğini istemiyoruz ama Türkiye’nin AB sürecine yaklaşmasını destekliyoruz…” dedi”

Bir diğer konu da, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığından kurtulabilmek için Türkiye’yi enerji koridoru olarak kullanmak istemesi. Bu, Türkiye’deki pek çok tartışmalı mega projeyle ilgili Avrupa’nın yaklaşımını göstermesi açısından önemli. Enerji arzı güvenliğinin sağlanması, ulaşım ağının güçlendirilmesi derken, Türkiye’deki ekolojik yıkım göz önüne alınmıyor.

Oysa, Türkiye’deki sivil toplum örgütleriyle Avrupalı muhataplarının ilişkilerini geliştirmesi, Avrupalı kurumların gelişmeleri sadece bakanlıklar ya da bürokratlardan değil sivil kurumlardan da öğrenebilmesi kritik önemde.

Bu da çevre alanında çalışanların odağı Avrupa’dan biraz daha ekoloji alanına çekmesine imkan tanıyabilir. Zira, Türkiye bu ekolojik enkazın altında nasıl kalkacak onu düşünme zamanı, toz duman dindiğinde her şey için geç olabilir.

Katılımcı demokrasi yaklaşımıyla, mega projelere karşı farkındalığı artırmak ve adaletsizliklere karşı çıkmak için toplumların ve kurumların elinde yeterince mekanizma var, yeter ki birlikte kullanmak isteyelim…