(Zihni Başsaray / Birgün – 21 Şubat 2016)

Kendi bulunduğu zamanı tarihten kayırmak ve kendi çağını “acıların en acısı” diye yaftalamak bizim gibi kendi konfor alanına aşık kitlelerin en büyük tutkusu olsa da hayat pek öyle değil. Çünkü yaşadığımız hiçbir gün bir öncekinden bağımsız, hiçbir acıdan 20 yıl öncekilerden kopuk değil. Abdülhamit’e karşı ayaklanan Tıbbiye öğrencilerinden bugüne kadar olan toplumsal muhalefet hemen her dönem çok benzer sebeplerle benzer acıları yaşamak zorunda kaldılar, öldüler, hapsedildiler.

Bütün bu baskı dönemleri kendi öncülerini yarattı. Bazı dönemlerin öncüleri ise zamanın ilerisine taşındı. Bazı ölümlerin acısı, cümleleri aştı. Bazı ölülerimize yazılan ağıtlar, marş olup direnişlerde yaşadı. Şimdilerde ise ölülerimizin arkasından tweet atıyoruz. Bir dönemin gazetecileri büyük katliamların ardından canı pahasına gazetecilik yaparken bugün biz “gazetecilere baskı hiç bu kadar büyük olmadı” cümlelerini okuyoruz.

Bütün yaşadığımız acılara, bütün bu zor zamanlara rağmen hala bu acıların sorumlularını ciddiye almadığımıza inanıyorum. Bence hala durumun gerçekliğini kabul etmekten kaçıyoruz. Aksi halde bunca insanın böylesine depresyona girmesini, Che fotoğraflı profillerden yazılan “Burası bizim ülkemiz değil…” temalı cümlelere anlam vermek mümkün değil. Burası bizim ülkemiz. Bu toprak, bütün geçmişi, acısı, telaşı ve gülüşüyle bizim. Bizim gidecek başka yerimiz yok. Bu topraklardan illa ki gidecek birileri varsa onlar bu toprağın, bu toprağın suyunu, suyun kenarındaki yaşamı 3 paraya birilerine peşkeş çekenlerdir.

Umutsuzluk dünyanın en güvenli limanıdır. Büyük acılar çeker ve bu acıların yarattığı tarif edilmez çöküş içinde kendi dünyanıza çekilirsiniz. Sizi görenler sizin ne kadar üzgün olduğunuzu görüp tüm bu geri çekilmişliğinize bir anlam verir. Neler olup bittiğinin en çok siz farkındasınızdır ve olacakları önceden görürsünüz. Siz anlaşılamamış, siz incinmiş, siz derbeder. Neredeyse ölenlerden bile büyük acı çekmiş hissedersiniz ama bunu yüksek sesle söylemekten utanırsınız. O yüzden en azından ölenlere en çok üzülen kişi olarak kayıtlara geçmek istersiniz. Bu tip durumlarda “Nasıl da yaşıyor insanlar, sanki bir şey olmamış gibi…” gibi şeyler yazmanız sizin bu görünüşünüzü perçinleyecektir.

Oysa vicdanı ve cesareti olan insanların böylesine baskı zamanlarında umutsuzluğa düşmesi şımarıklıktır. Böylesine bir şımarıklığı meşru kılmak için burjuva edebiyatının cümleleri sonsuz bir deryadır. Umutsuzluk ve umutsuzluğun yarattığı bunalım, zulmedenlerin en sevdiği ruh halidir. Bıkkınlık, bıktıranın sevdasıdır. Üstelik bir muhalif hareketin bıkkın olması, hiç olmamasından daha iyidir. Çünkü bu bıkkın, işlevsiz muhalefet, halkın umudunu da sömürecek ve o umudu, işlevsizliğiyle boşa düşürecektir.

Bu topraklar destanlar coğrafyasıdır. “İnsanların üstlerine çok varılmamalı. Öldürmeli, dövmeli, ama üstlerine çok varılmamalı… İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.” der Yaşar Kemal İnce Memed’inde. Abdi Ağa’ların hala hüküm sürdüğü bir coğrafyada Memed’ler de bitmez elbet. Cerattepe’de toprağını, suyunu, namusunu koruyan İnce Memed’ler hepimizin şerefini koruyanlardır.

“Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü…”

demiş ya Ahmed Arif. Demiş de kim duymuş, duymuş da kim bilmiş? İşte kim bilmişse göğsünde umudun ve cesaretin nişanını taşıyanlardır. Her kim ki başkaldırıyorsa namussuza, halden bilmez kahpe yalana, işte onlar bu toprağın en öz evlatlarıdır.

Yaşadığımız dönemi kayırmadan, hiçbir acıyı bir diğerinden üstün kılmadan, kendi acımızı bir başkasının acısından yukarıda tutmadan ayakta durmaya ihtiyacımız var. Yalnız olduğumuzu sansak da bizim arkamızda bu toprakların en kadim mısraları, bu toprağı işleyen emekçilerin umutları, çeliğe su veren ellerin onurları var.