(Ahmet Erdi Öztürk / Bianet – 18 Mart 2016)

Makamlar başınızı öyle bir döndürmüş ki kompleksleriniz yerini kine, kininiz ise yangın yerine bırakalı çok oldu.

Hiç boşuna “ama”lı cümleler kurmaya ya da kendimizce akademik görünen laflar etmeye gerek yok; her kim ki, bu devlet de olabilir, bir grup kendini kaybetmiş kişilerden oluşan yapılanma da olabilir veyahut akıl sağlığını yitirmiş tek bir kişi, dili, dini ırkı, cinsiyeti ya da yaşı ne olursa olsun bir insana ya da her hangi bir canlıya kıyıyorsa bu bir vahşettir. Bu nokta hiçbir şekilde tartışmaya ve kendimizi yormaya gerek yok.

Pazar akşamı Ankara’nın göbeğinde olan da, güney doğuda uzun süredir yaşananlar da, Suriye’de her an meydana gelen olaylar da bu vahşetin zaman, mekan ve aktör farklılıkları gösteren türleridir.

Bütün bunlar doğrudan fiziksel, çok boyutlu ve yaşama hakkını elinden almaya niyet eden, doğrudan yok etme amaçlı ve kanlı şiddet durumları.

Ancak şiddeti ve yaşam hakkını başkalarının elinden almayı bu örneklerle sınırlandırırsak, kanımca içinden geçtiğimiz günlerde madalyonun sadece bir tarafını görmüş oluruz. Kuşkusuz Türkiye özelinde madalyonun bir tarafı öyle kötü bir şekilde kokuyor ki, çoğu zaman insanın diğer tarafı unutmasını neden oluyor. Fakat bu kötü kokuyu yaratanların, yarattıklarına yabancılaşmasına ya da çok usta bir şekilde tiyatro sahnesindeki gibi oyun ortaya koymalarına şahit oluyoruz. Hal böyle olunca insanın onlara karşı sesini yükseltme isteği ortaya çıkıyor.

Gülümseyen üç akademisyen

Ne mi var peki madalyonun o diğer kokuşmuş tarafında?

Kendi düşün dünyalarına uygun bir şekilde sadece ellerine kalem alarak “hiçbir şekilde savaş istemiyoruz” diyen ancak kalemin kılıçtan daha da keskin olduğunu bilerek ürken iktidarın ve yandaşlarının tehdit ettiği, ertesi güne rahat uyanmasını engellediği 1128 akademisyen var.

Çatışmasızlık hali istediklerini bir kere daha üstüne basa basa belirttikleri için, hukuksuz hukuk binalarında, adaletsiz adalet insanları tarafından tutuklulukları cezaya dönüştürülmesi an meselesi olan, bilinmezliğe doğru giderken bile gözleri parıldayarak gülümseyen üç akademisyen var.

Ya sev ya terk et saçmalığının gürültüsünde, neyi sevip sevmediği sorulmadan toprağından ya zorla kovulan ya da toprağı kendisine zorla mezar edilen ülkenin doğusunda binlerde genç yaşlı, kadın erkek, Kürt var.

Foyalarınız ortaya çıktığında, sizin ya da size sağladığı faydalardan ötürü uğruna ölmeyi dilinize doladıklarınızın yüzünüz kızarmazken tüm dünyada “kral çıplak” diye bağırıp eline bir gün bile silah almamış kişilerin iş yerlerine, ekmeklerine zorla el koyduğunuz ya da aynı tarafta yer aldığınız psiko-patolojik sorunları olan mafya reisinizin tabiriyle geleceklerine “çöktüğünüz” binler var.

Sadece mesleklerinin uluslararası anlamda standartlaşmış tanımlarına uyan işler yaptıkları için içeri tıktığınız onlarca kişinin dışında, bir şekilde hala dışarı da nefes alma şansına sahip olmalarının karşısında sizin gazete bizim ise paçavra dediğimiz, sizin televizyon bizim ise sirk dediğimiz yerlerde haysiyetleriyle oynadığınız, cezai ehliyetinizi yokmuşçasına tehdit ettiğiniz yüzler var.

Sizden değil diye, sizin borunuzu öttürenlerle, kalemlerinin mürekkeplerini sizlerin doldurduklarınızla hemhal olmuyorlar, bunu mideleri kaldırmıyor diye gelecek hayalleri suya düşen, yarına umutla bakamayan, kıt olan ekonomik kaynakları yok olmaya yüz tutmuş, ne kendileri ne de aileleri siz ceberrutlaşmaya ve pişkinleşmeye devam ettikçe gün yüzü göremeyecek olan milyonlar var.

Belki içinizden “hadi canım sen de” diyor bana “paralelci” “bölücü” ya da “terörist” damgası yapıştırıyor da olabilirsiniz. Sizin tanımlarınıza göre aslında hepsiyim çünkü sizden değilim, olmadım ve olmayacağım da. Ancak siz de unutmayın hiç birimizin yaşam hakkı, özgürlüğü ve geleceği sizin elinizde ve tekeliniz de değil.

İçinden geçtiğimiz ve çoğunlukla sizlerin eseri olan bu normale aykırı durum ebedi değil, her yapay şey gibi bozulmaya, çürümeye ve fırlatıp bir kenara atılmaya mahkum. O nedenle bir kere daha söylemek lazım; yaşam hakkımız ve geleceğimiz sizlerin tekelinde değil.

Kompleksleriniz ve kinleriniz

Kimi zaman başımıza gelenlerden ya da başımıza gelmesi muhtemel şeyleri düşünmekten kafamızı kaldırdığımızda, sizinle yol yürümemenin verdiği avantajla size bir adım öteden bakabilme şansına sahip oluyoruz. Kendi adıma söyleyeyim esasında komik olan, ancak artık yarattığı tahribatın boyutlarından trajikomik olarak dahi nitelendirilemeyecek durumda olan kompleksleriniz göze en belirgin şekilde çarpanı.

Kiminize o çok istediği gazetede köşe yazdırmamışlar, kiminiz yeterli yayına ve tecrübeye sahip olamadığınız için üniversitede zamanında kadro bulamamışsınız, kiminiz belirli donanımlara sahip olmadığınız için belirli makamlara yükselememişsiniz, bütün bunlar çırılçıplak görülüyor.

Ancak siz sanıyorsunuz ki bu komplekslerinizi dininizden, memleketinizden zamanında patronaj mekanizmasının dışında olduğunuz için size yapılan ve isyan etmekte çok haklı olduğunuz, anca aynısını şimdi sizin uyguladığınız eski mağduriyetleriniz ile kapatabiliyorsunuz? Hayır aksine mağdur olanın vicdanı olur ancak siz o mağduriyetlerinizi aşamadığınız ve iktidarı kaybettiğinizde karşınıza çıkacak yetersizliklerinizin korkusu ile komplekslerinizi korumaya devam ediyor ve bunu kine çeviriyorsunuz.

Ancak kralınız gibi siz uşakları da çıplaksınız. Makamlar başınızı öyle bir döndürmüş ki kompleksleriniz yerini kine, kininiz ise yangın yerine bırakalı çok oldu.

Ama bu durum için de doğanın kanunu açık; ısınan hava yükselir ve iktidarla beraber yüksekte olan sizsiniz.