( Pelin Cengiz / Haberdar – 23 Nisan 2016 )

12 Aralık 2015 tarihinde Paris’te gerçekleşen COP21 İklim Zirvesi’nin ardından 195 ülkenin üzerinde mutabık kaldığı yeni iklim rejimini belirleyecek Paris Anlaşması’nın imza süreci, 22 Nisan Dünya Günü’nde New York’ta Birleşmiş Milletler’in ev sahipliğinde yapılan bir törenle başlatılmış oldu. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan ve Paris’te fikir birliğine varan ülkeler için bu imza süreci 21 Nisan 2017 tarihine kadar açık olacak.

Küresel anlamda sera gazı emisyonlarının yüzde 55’inden sorumlu en az 55 ülke anlaşmayı imzalarsa resmi olarak ilk adım tamamlanmış olacak, böylelikle anlaşma uluslararası hukuğun parçası haline gelecek. Anlaşmayı imza töreninde imzalayan ülkeler, daha sonra ulusal onay sürecinden geçirerek anlaşmaya resmen olarak taraf olmuş olacak. Örneğin, Türkiye Anayasası’na göre, Paris Anlaşması’nın hükümet tarafından imzalandıktan sonra TBMM’de onaylanması gerekiyor.

Paris Anlaşması’nın New York’taki imza töreni sembolik anlamlar taşıyan bir imza töreniydi. Ancak, BM tarihinde tek seferde en fazla sayıda ülke tarafından imzalanacak uluslararası anlaşma olması açısından da elbette önemliydi. Çok sayıda devlet liderlerinin bizzat katılarak ya da temsilci göndererek töreni önemsemesi de iklim adına sembolik bir gün olarak tarihe geçti. Fransa Devlet Başkanı François Hollande anlaşmaya ilk imzayı atan devlet başkanı olurken, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry kucağında torunuyla seremoniye katıldı. Kerry’nin, özetle anlaşmanın iklim değişikliğiyle mücadelede yeterli olmasa da, tüm aktörlere ve iş dünyasına bir mesaj gönderdiğini, fosil yakıt endüstrisinin değişmek zorunda olduğunu söylemesi önemliydi.

En büyük kirleticilerin yanında Maldivler, Belize, Fiji, Tuvalu, Marshall Adaları gibi iklim değişikliğinden en fazla etkilenen 15 ülkenin yanında Filistin’in de yer alarak anlaşmaya onay vermesi yine ilginç sembollerden biri oldu. Çin ise G20 öncesi yıl içinde anlaşmayı onaylayacağını açıkladı.

Anlaşma, bu kadar çok devletin katılım göstermesi açısından bir dönüm noktası olarak nitelendirilebilir. Siyasi iradenin böylesi katılımı, toplumların daha sonrasında hesap sorabilirliği açısından da önemli olacak. Elbette iklim değişikliğiyle mücadeleye kim ne kadar katkı sağlayacak onu gelecek dönemde göreceğiz. Zira Paris Anlaşması bilimsel açıdan yeterli görülmeyen hedeflere sahip olması ve bağlayıcılıktan uzak yapısı ile dünyanın kaderini çok büyük oranda ülkelerin insafına bırakması açısından çokça eleştirildi.

Paris Anlaşması ve Türkiye 

Türkiye de anlaşmaya taraf oldu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı’nın New York’taki törene katılımıyla ilk imza da atıldı. Paris Anlaşması’nın yetersizlikleri ve eksiklikleri tartışılabilir ancak Türkiye bu imzayla birlikte aslında iklim değişikliğiyle mücadelede tüm dünyanın asgari müştereklerde anlaştığı bir anlaşmaya imza attı.

Türkiye’nin, bundan sonra tüm kamunun ve özel sektörün altyapı, enerji ve inşaat başta olmak üzere yatırım politikalarını iklim değişikliğine uygun olarak yeniden tasarlaması, bunun için bölgesel ve ulusal kalkınma planları ortaya koyması gerekiyor. Özellikle doğal, kültürel ve tarihi varlıklar üzerinde geri dönüşü olmayan tahribatlara sebep olan, canlıların yaşam hakkını yok eden, rant, talan ve gaspa dayalı politikalardan vazgeçerek, ekosistemi gözeten bir çevre politikası oluşturması gerekiyor. Paris Anlaşması’nın koşullarını yerine getirebilmek için ulusal mevzuat ve yaptırımların yeniden ele alınması yine yapılması gerekenlerin başında geliyor.

Paris Anlaşması’nda yer alan bilgi edinme hakkı ve şeffaflık ise Türkiye’yi bu anlaşmanın bağlayıcılığı ekseninde herhalde en çok zorlayacak konular olacak.

Anlaşma metninde örneğin şu ifadeler yer alıyor: “İklim değişikliğinin insanlığın ortak bir kaygısı olduğunu kabul ederek, Tarafların iklim değişikliğine müdahale amaçlı eyleme geçtiklerinde insan hakları, sağlık hakkı, yerli halkların, yerel toplulukların, göçmenlerin, çocukların, engellilerin ve hassas durumdaki kişilerin hakları, kalkınma hakkı ve ayrıca cinsiyetler arası eşitlik, kadınların güçlendirilmesine ve kuşaklar arası adalet konularındaki yükümlülüklerine uygun hareket etmeli, bu hususlara saygılı olmalı ve onları geliştirmelidir.”

Malum Türkiye, Paris Anlaşması öncesi verdiği ulusal katkı beyanında 2030’dan sonra sera gazı emisyonlarında artıştan azaltım hedefi koymuştu. Bu beyanda Türkiye, 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını olağan seyir olan referans senaryodan yüzde 21 daha az artırmayı hedeflediğini belirtmişti. Yani hükümet bir anlamda Türkiye halkına sele, heyelana kapılırsanız, kuraklıktan, susuzluktan çatlarsanız, ormanlarınız yanar, dereleriniz kurursa pek umurumda olmaz, otoyol, köprü, havaalanı, kömürlü termik santral, nükleer santral yapmaya devam ederim gibi bir kapıya çıkıyordu.

Yine anlaşma metninde yer alan şu ifadeler dikkat çekici: “Anlaşmada ele alınan her konunun her düzeyinde eğitimin, öğretimin, toplum bilincinin, halk katılımının, bilgiye açık erişimin ve işbirliğinin önemini teyit ederek, iklim değişikliğine müdahale sırasında her düzeydeki idare ve muhtelif aktörler arasında ilgili Tarafların ulusal mevzuatı kapsamında sürdürülen ilişkilerin önemini kabul ederek, Ayrıca gelişmiş ülke Tarafların öncülük ettiği sürdürülebilir yaşam tarzlarının ve sürdürülebilir tüketim ve üretim biçimlerinin iklim değişikliğine müdahalede oynadığı önemli rolü kabul ederek mevcut kararlar alınmıştır.”

Hukuki bağlayıcılığının olup olmaması epeyce tartışılan bu anlaşmaya bu kadar çok ülkenin imza atıyor olması, devletler üzerinde bundan sonra önemli ölçüde bir baskı yaratabilir. Anlaşmanın hızla yürürlüğe girmesiyle birlikte bu anlaşma toplumların taleplerinin referans göstereceği bir araç haline gelecek. En kritik konu bu. Şeffaflık ve kamunun bilgi edinme hakkına vurgu yapan bu anlaşmaya imza atacak Türkiye, böyle gelmiş böyle gider tavrını uygulamaya devam ederse anlaşmanın ruhuna aykırı hareket etmiş olacak. Anlaşmanın gereklerini yerine getirmek için hala geç değil, Türkiye hala bir yerden başlangıç yapabilir, mesela 80 kömürlü termik santralden vazgeçebilir, yeter ki istesin…