(Celal Başlangıç / Haberdar – 26 Nisan 2016)

Karaman’daki “Ensar rezilliği” ortaya dökülmüş. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kınanıyor bu iğrenç olay.

İktidar suskun. Çünkü “dindar-kindar nesil” projesinin koç başı suçüstü yakalanmış.

İşte o sırada Emniyet Genel Müdürlüğü 81 ilin emniyet müdürüne “gizli” ibareli bir yazı gönderiyor.

Önemli bir istihbarat, çok ciddi bilgiler olduğu için “gizli” olduğunu sanıyorsunuz değil mi?

Hayır, sadece atılan twittleri saymışlar. Çünkü twitterdan korkuyorlar.

“Karaman ilinde bir şahsın küçük yaştaki çocuklara karşı cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanması ile ilgili 21 Mart 2016 günü akşam saatlerinde ‘StopChildRapeln- Turkey’ etiketi altında 181 bin 067 kişi tarafından toplam 548 bin 040 tweet atıldığı, 391 bin 920 kere retweet yapıldığı ve konunun en çok konuşulanlar listesine girdiği tespit edildi.”

Bu kadar twitt atılınca akla gelecek ikinci konu malum, Gezi… Çünkü Gezi’den de çok korkuyorlar.

Bahse konu olan olayın marjinal gruplar tarafından sosyal medya üzerinden istismar edilerek halkın katılımının sağlanmasıyla ‘Gezi Eylemlerine’ benzer provokatif eylemler gerçekleştirilmeye çalışılacağı şeklinde istihbari bilgiler edinilmiştir.”

Bu yazışmaya bakınca daha iyi anlaşılıyor “Ensar istismarcısı”na neden Türkiye’nin yargı tarihinde görülmemiş bir hızla, sadece bir duruşma sonucunda 500 yılı aşkın hapis cezası verilip konunun kapatıldığı… Gezi korkusu…

Her baktıkları yerde Gezi’yi görüp içleri ürperiyor.

Çağlayan Adliyesi önünde de içleri ürperdi 22 Nisan’da.

Can Dündar’la Erdem Gül’ün ilk duruşmaları bittikten sonra ikinci celse için tarih verilmişti; “22 Nisan, saat 10.00” diye.

Ardından bir haber daha geldi. Tutuklu “barış akademisyenleri” de 22 Nisan’da aynı yerde ilk duruşmalarına çıkacaklardı saat 14.00’de.

Herkes birbirine “N’oluyor” diye sormuştu, kamuoyunun yakından ilgilendiği iki dava aynı gün aynı yerde olacaktı.

Hatta “Bunlar yeni bir Gezi mi yaratmak istiyorlar” diye soranlar bile vardı.

Hani tabloya bakınca şüphelenmemek de elde değildi. Tesadüfün bu kadarı fazlaydı.

Gerçekten de 22 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’nin önü adeta bir Gezi Parkı olmuştu; halay çekenler, kemençe çalanlar, horon tepenler…

O gün Can ve Erdem’in davalarının başka davalarla birleştirilme istediği reddedilmişti. Aslında reddedilen sadece savcının talebi değildi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da talebi reddedilmişti.

Çağlayan Adliyesi’nin önü bayram yerine dönmüştü bir anda. Can Dündar, “Barış Akademisyenlerini de alıp gideceğiz” diyordu.

Öğleden sonraki duruşmada beklenen oldu. Barış Akademisyenlerinin tahliyesine karar verdi mahkeme. Verilen demeçlere bakınca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği olmamıştı ama Başbakan Davutoğlu’nun dileği gerçekleşmişti.

“N’oluyoruz” demeye fırsat bulamadan başka bir haber geldi o gün. Can’la Erdem’in duruşması 6 Mayıs’a ertelenmişti.

Yani Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edildikleri günün yıldönümüne… Can Dündar’ın içeri girmeden yazdığı son kitap Deniz Gezmiş üzerineydi; “Abim Deniz”.

Tesadüfün bu kadarı çok daha fazlaydı. Kesin birileri adliyede işi paralele bağlamıştı, illa yeni bir Gezi çıkartacaklardı!

Zaten yandaş medya ertesi gün üst üste gelen iki davadan doğan Gezi korkusunu açığa vurmuştu. Mezarlıkta “türkü çığırıyorlar”dı bütün korkaklar gibi:

“Buradan Gezi çıkmaz”

Sayfalarındaki spot da içlerinde büyüyen endişelerini dışa vuruyordu:

“Mayıs yaklaştı. Casusluk sanığı Can Dündar, yeni bir Gezi hevesiyle Çağlayan önünde başkaldırı çağrısı yaptı. Şovuna devam eden Dündar, PKK destekçisi akademisyenler için duruşmaya girdi. Ona kol kanat geren Avrupalı konsoloslar da adliyede bir kez daha boy gösterdi.”

Twitterden korkuyorlardı, Gezi’den korkuyorlardı, devrimcilerden de korkuyorlardı.

Bu yüzden “Ensar istismarcısı”nı devrimcilere yamamak için çok uğraştılar.

Sapık tek celsede 500 günü aşkın ceza alınca yandaşlardan biri çaktı manşeti:

“Devrimci geleneğin pedofilisine 508 yıl hapis”

Yandaş yazarlardan biri de siyasal İslamın pisliklerini devrimcilere bulaştırma gayretiyle atmıştı yazısının başlığını:

“Cinsi sapık devrimci gelenekten geliyormuş”

Hani ellerinden gelse, Taksim Alanı’nda bir fotoğrafını bulsalar, “Cinsi sapık Gezici’ymiş” diyecek kıvama gelmişlerdi.

“Paralel”den korkuları kalmadı aslında. Sadece “günah keçisi” olarak, bir nevi şeytan taşlıyorlar Fetullah Gülen’in şahsında.

Değil eski ortaklık yıllarca beraber kotardıkları işlerin suçunu, gelecekte yapacakları büyük hataların günahlarını bile FETÖ’ye yükleyecek bir ruh haline sahipler.

Hatta, bu korkularının dışa vurumu; MHP, Paralel ve devrimcileri aynı karede birleştirecek ruhsal bir rahatsızlık boyutuna varmış durumda.

Devlet Bahçeli’yi destekleyen MHP’liler ve gazeteleri, AKP’li siyasetçiler ve yandaş medyayla hızla benzeşiyor.

Bugünlerde AKP umudunun bir ucunu Devlet Bahçeli’ye bağlamış. Yandaş medyası da Bahçeli’nin MHP’nin başında kalması için cansiperhane çalışıyor. Meral Akşener’in MHP’nin başına geçmesi fikri onları adeta çıldırtıyor.

Şimdi aynı gün, 23 Nisan’da üç ayrı gazetede yayınlanan üç ayrı habere bir bakalım.

Birinci haber Bahçeli yanlısı, MHP çizgisindeki Ortadoğu gazetesinde yayınlandı, yandaş medya da dört elle sarıldı.

“MHP’ye kurulan tezgahta Paralel-Dev Sol işbirliği iddiası”.

Üst başlık bu. Habere göre “MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın MHP’yle ilgili olağanüstü kurultayın mahkemeye taşınmasıyla ilgili sürecin Ankara Mülkiyeliler Lokali’nde 12. Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimi Ümran Kaptan’ın da olduğu bir ortamda şekillendirildiğini, bu ortamı eski solcu kimliğiyle Meral Akşener’in eşi Tuncer Akşener’in sağladığı öne sürüldü.”

Aynı gün, yine MHP çizgisinde yayın yapan ancak Bahçeli karşıtı olan Yeniçağ gazetesinde aynı konuda ama tam tersi haberin başlığı “Akşener bu kez Dev-Sol’cu oldu!”

“MHP Genel Başkan adaylarından Meral Akşener’i hedef tahtasına oturtan genel merkez ‘paralelci’ suçlamasının ardından ‘Dev-Sol’ iddiasını ortaya attı. Genel Başkan Yardımcısı Yalçın ‘Kurultay yapılsın’ diyen Hakim Ümran Kaptan’a da ‘paralelci’ imasında bulundu.”

Yeniçağ, haberinde eski bir MHP milletvekilini de tanık olarak gösteriyor Tuncer Akşener’in “devrimci” olmadığına dair:

“Akşener’in eşi Tuncer Akşener’i Dev-Sol’cu olmakla suçlayan Yalçın’a öğrencilik yıllarında aynı evi paylaştığı 21. dönem Osmaniye Milletvekili Birol Büyüköztürk cevap verdi: Arkadaşlarını karalamak ülkücü hukuka sığmaz.”

Yine aynı gün Meydan Gazetesi’nin birinci sayfasından Ömer Şahin “Maocu kocasını Meral Akşener’in nasıl ülkücü yaptığını” yazıyordu.

Meral Akşener’in anlatımına göre gençlik yıllarında eşi Tuncer “Sıkı Maocu’ymuş ve Perinçek’in gazetelerini dağıtırmış”.

Susurluk sonrası bu ülkenin İçişleri Bakanlığını yapan, 28 Şubat sürecini İçişleri Bakanı olarak geçiren Akşener’in eşinin “eski devrimci” olduğunu kimse tartışma konusu yapmamıştı.

Ama AKP ve AKP meşrebi bulaşmış MHP çizgisi artık toruna torbaya karışmış insanların evlenmeden önce “neci” olduklarını bir silah olarak namluya sürebiliyordu.

Ancak eskiden Maocu olan Tuncer Akşener’in piyasaya “Dev-Solcu” olarak sunulmasında “üst akıl” olmasa bile bir “AKP aklı” vardı.

Akşener “Perinçekçi” deseler soru hazırdı:

“Madem Perinçekçi neden sizin aleyhinizde çalışıyor. En yakın müttefikiniz değil mi Perinçek?”

Ama mesele başka. Korktukları devrimciliği, “Ensar tacizcisi”ne, MHP’de Bahçeli muhaliflerine bulaştırmak istiyorlar.

Yaşadığımız bütün bu süreç de gösteriyor ki AKP korkuyor. Gezi’den korkuyor, twitterdan korkuyor, devrimcilerden korkuyor.

Aynen Nazım Hikmet’in Taranta-Babu’ya yazdığı sekizinci mektupta olduğu gibi:

“Mussolini çok konuşuyor TARANTA – BABU!

Tek başına

yapayalnız

karanlıklara

bırakılmış bir çocuk gibi

bağıra bağıra

kendi sesiyle uyanarak,

korkuyla tutuşup

korkuyla yanarak

durup dinlenmeden konuşuyor.

Mussolini çok konuşuyor TARANTA – BABU

çok korktuğu için

çok konuşuyor!”

Bu AKP iktidarından korkulur; çünkü Gezi’den de, devrimcilerden de, twitterdan da çok korkuyorlar!