(Cem Gündoğan* / Biamag – 30 Nisan 2016)

Paris Anlaşması’nın önemi aslında yeni araştırmaları, yeni yatırım kararlarını, yeni planlama ve kalkınma anlayışlarını tetikleme ihtimalinde yatıyor.

12 Aralık 2015’te Paris’te gerçekleştirilen iklim zirvesinde (COP21) kabul edilen ve insan kaynaklı iklim  sonrasındaki çerçevesini çizecek olan Paris Anlaşması 22 Nisan 2016 tarihinde New York’ta imzaya açıldı. Anlaşmaya 177 gibi rekor sayılabilecek sayıda ülke daha ilk günden imza atmış bulunuyor. Paris’teki kritik zirvenin mimarlarından ve anlaşmaya ilk imzayı atan kişi olan Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande “Artış geriye dönüş yok” diyerek küresel ekonominin karbonsuzlaşma sürecinin başlangıcını bir anlamda sembolik şekilde işaretlemiş oldu. Anlaşma detaylarını, yürürlük şartlarını, darboğazlarını ve Türkiye’nin nereden gelip nereye doğru gittiğini hatırlayalım.

Anlaşma nasıl yürürlüğe girecek?

Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girebilmesi için küresel sera gazı salımlarının en az %55’ini temsil eden, en az 55 taraf ülkenin anlaşmaya resmen katılmasının ardından 30 gün geçmesi lazım. 22 Nisan günü 177 ülkenin (Şekil 1) anlaşmaya imza koyduğunu; 15 ülkenin imza ile beraber anlaşmaya resmen katılım sağladıklarını ve buna ek olarak ABD, Çin’in de dâhil olduğu 19 ülkenin 2016 sonuna dek katılım sağlama niyeti beyan ettiklerini belirtmekte fayda var. Bu Paris Anlaşması’nı 2020’den daha önce devreye sokabilmek için ülkelerin istekli olduğunun da bir göstergesi.

Paris Anlaşması’nı Türkiye adına Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı imzaladı. Türkiye’nin anlaşmaya resmen katılımı içinse meclis onayı ve bakanlar kurulu kararı gerekecek. Bu sürecin ardından Birleşmiş Milletlere bu onay kararının resmen iletilmesi de gerekiyor.

şekil1

Şekil 1. Paris Anlaşması’nı kimler imzaladı & katılım sağladı? (Kaynak: WRI CAIT, Çeviren: Yazar)

Genel hatları ile Paris Anlaşması

Kimi kesimler tarafından “tarihi bir başarı” kimileri tarafındansa “yetersiz ve fazla iyimser” olarak nitelendirilen Paris Anlaşması’nı genel hatları ile gözden geçirelim (Şekil 2).

şekil2

 

 Şekil 2. Genel hatları ile Paris Anlaşması (Kaynak: Yazar)

İnsan kaynaklı iklim değişikliği problemine uluslararası diplomasinin yirmi yılı aşkın süredir etkili bir çözüm üretememiş olması Paris Anlaşması’nın önceki rejimden daha farklı olarak gönüllü katkılara dayalı ve ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar esasına göre şekillendirilmesine yol açtı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) altında kabul edilen Kyoto Protokolü’nün yerini alacak Paris Anlaşması’nın en kritik iki maddesi elbette iklim değişikliği kaynaklı küresel sıcaklık artışını dizginleyebilmek ve sera gazı azaltımı üzerine olanlar…

Anlaşmanın 2. maddesi dâhilinde küresel sıcaklık ortalamasındaki artışı yüzyılın sonunda 20C’nin olabildiğince altında hatta mümkünse 1.50C’de limitleyebilme hedefi kabul edildi. Ayrıca 4. maddeye göre sera gazı salımlarının yüzyılın ikinci yarısından itibaren “dengelenmesi” ve dahi olabildiğince çabuk azaltılması kararı alındı. Taraf ülkeler bu hedeflere ulaşabilmek için nasıl bir yol izleyeceklerini ve neler yapacaklarını Ulusal Katkı Beyanları (NDC) ile kendileri ortaya koymak ve yol haritalarını beş yılda bir daha da iddialı hale getirmek durumundalar.

 Paris Anlaşması gerçekten işe yarayacak mı?

Paris Anlaşması’nın gönüllüğe dayanan esası ve bağlayıcı olmayan yapısı bahsi geçen hedeflere ulaşılamama ihtimalini de haklı olarak gündeme getiriyor. Bilim insanları, Paris Anlaşması’nın dünyayı hâlihazırdaki gönüllü katkıların (hepsi başarıyla gerçekleştirilse dahi) sıcaklık artışı hedefinden oldukça uzağa, ortalama 30C artışın olduğu bir geleceğe götüreceğini öngörüyor.

Yarım derecelik farkın dahi daha uzun sıcak hava dalgaları yaşanmasına, daha şiddetli kuraklıklara, mercan resiflerinde yıkıcı etkilere, gıda güvenliğinde daha büyük krizlere yol açabileceği düşünülecek olursa çabalar yoğunlaşmadıkça Paris Anlaşması’nın bizi istediğimiz yere götürmeyeceği açık.

Bilim insanları ayrıca derece cinsinden tanımlanan hedeflerinin karar vericilere ne yapacakları konusunda rehberlik edemeyeceğine, iklim modellerinin daha gerçekçi kurgulanması gerekliliğine de dikkat çekmekteler. Bırakın 1.50C’yi 20C hedefinin bile menzil dışı olduğunu savunan bazı önde gelen iklim bilimciler var. Nedeni çok açık…

Çünkü günümüzdeki sıcaklık artışı Paris Anlaşması hedef limitlerini daha şimdiden zorluyor. Paris Anlaşması’nın New York’ta imzaya açıldığı saatlerde Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nin (NOAA) 2016 yılının ilk çeyreğindeki sıcaklık ortalamalarına dair yaptığı ölçümler (Şekil 3) dünyanın 1881-1910 küresel sıcaklık ortalamasından 1.48°C daha sıcak bir yer olduğunu gösteriyordu.

 şekil3

Şekil 3. 2016 yılı ilk çeyreğine ait 1880-1910’a kıyasla küresel sıcaklık anomali değerleri (Kaynak: NASA, NOAA, WRI verilerine dayanarak yazar tarafından üretilmiştir)

Bilim insanları henüz var olmayan ve/veya yetkinliği kanıtlanmamış teknolojilere (örneğin Negatif Salım Teknolojileri, BECCS vb) nedensizce güvenmek veya gezegensel sistemlere çok riskli müdahale opsiyonlarını (örneğin stratosfere sülfür pompalamak gibi iklim/gezegen mühendisliği) düşünmekle vakit kaybetmek yerine etkin bir mücadele için küresel salımların derhal mutlak şekilde azaltılması ve olabildiğince çabuk sıfırlanması taraftarı… Özetle küresel ekonomik ve enerji sistemlerinin en kısa sürede dekarbonizasyonu şart. Yoksa eldekilerle Paris Anlaşması amacına ulaşmayacak (Şekil 4).

şekil4

Şekil 4. Küresel CO2 salımları & Paris Anlaşması hedeflerini yakalayabilmek (Kaynak: Peters, G. vd 2015, Çeviren: Yazar)

Öte yandan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından Nisan ayında gerçekleştirilen kritik toplantıda 2020-2021 yıllarında yayımlanması hedeflenen 6. Değerlendirme Raporu (AR6) öncelikleri de belli oldu. Şimdiye dek 6-7 yıllık döngüler halinde yapılan değerlendirme raporlarının Paris Anlaşması dâhilinde yapılacak değerlendirme süreç döngüsü ile eş güdüm olması için de 5 yılda yapılması öngörülmekte. 1.5°C’lik sıcaklık artışının etkileri, iklim değişikliği, okyanus ve buzullar arasındaki etkileşim ve gıda güvenliğine dair etkiler öncelikli konuları içeren raporlar yayınlanacak. Ancak gözden kaçırılmaması gereken ve yukarıdaki uyarılarla paralellik taşıyan gerçek şu ki AR6 yayımlandığında 1.5°C limitini aşmış olma ihtimalimiz çok yüksek (Şekil 5).

şekil5

 

 Şekil 5. Karbon gerisayımı: salımlar 2014’teki gibi devam ederse karbon bütçemizi kaç yılda harcamış olacağız? (Kaynak: Carbon Brief, Çeviren: Yazar)

Son olarak yaptırım gücü olmaması ile eleştirilen anlaşma çerçevesini British Columbia Üniversite’sinden Prof. Peter Dauvergne’in şu sözleri özetliyor: “Salım hedefleri, finansman, kayıp ve zararlar vb ile ilgili bütün o cümlelerin uluslararası hukukta hiçbir bağlayıcılığı ve anlaşmaya uymamanın cezai bir yaptırımı yok”.

Dünya kömürden hızla uzaklaşıyor!

Bir an için yukarıdaki karamsarlıktan sıyrılıp Paris Anlaşması’nın imzalanmasının yarattığı olumlu havayı soluyalım. Anlaşma’nın kabul edildiği günden bu yana geçen aylardaki dönüşümün boyutu göz ardı edilemez düzeyde. Başlıca etki dünyanın kömürden hızla uzaklaşmaya başlamış olması. Örneğin, üyesi olmaya çalıştığımız AB’de 7 ülkenin kömüre dayalı elektrik üretiminden tamamen vazgeçtiğini biliyoruz. Diğer üye devletlerin pek çoğunda üretim azalış trendinde. Buna en çarpıcı örnek bir zamanlar kömürün anavatanı olarak bilinen Birleşik Krallıkta istikrarlı şekilde yaşanan kömüre dayalı elektrik üretimindeki düşüş gösterilebilir (Şekil 6).

şekil6

Şekil 6. Birleşik Krallıkta kömürden elektrik üretimi (Kaynak: Sandbag.org.uk Çeviren: Yazar)

Geçtiğimiz günlerde ekonomi sayfalarında sıkça okuduğumuz ABD menşeili dev kömür şirketi Peabody’nin iflas haberi ne ilk ne de son… Dev şirketler bir bir fosil yakıt varlıklarını elden çıkarmak peşinde. Henüz geçtiğimiz hafta dünya enerji devi Vattenfall Almanya’daki linyit varlıklarını satma niyetini açıkladı.

Paris Anlaşması imzalandığı günlerde dünya borsalarında kömür şirketlerinin hisseleri dibe çakıldığını hatırlayacak olursak bunun geçici bir eğilim olmadığını daha rahat anlayabiliriz. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre 90’lı yıllardan bu yana ilk kez 2014 yılında kömür talebi azalışa geçti.

COP21 iklim zirvesinden yalnızca üç ay sonra “kolay değişemez” denilen Çin ve Hindistan oldukça etkileyici hamleler gerçekleştirmiş durumda (Çin örneği için bknz. Şekil 7). Çin petrole $40/varil taban fiyatı biçti, ayrıca ülkede kurulması planlanan kömürlü termik santrallerin çoğunu beklemeye almaya dair niyetini açıkladı.

Çin’e benzer şekilde Hindistan’da da agresif denebilecek bir hareketlilik söz konusu. Kömür vergisini neredeyse 8 katına çıkaran, kömür santralleri için daha sıkı standartlar getiren Delhi hükümeti araç kullanımına tek-çift plaka kısıtı getirerek toplu taşıma sistemini güçlendirmeye, hava kirliliğini azaltmaya ve sera gazı salımlarını biraz daha kısmaya çalışmakta. Hindistan ayrıca 2022 itibari ile yenilenebilir enerji kurulu gücünü 175 GW’ye çıkarmayı hedefliyor.

şekil7

Şekil 7. Çin ve yakın dönemdeki önemli iklim eylemleri (Kaynak: WRI verilerine dayanarak yazar tarafından üretilmiştir.)

Peki… Quo vadis Türkiye? (Türkiye nereye?)

BMİDÇS’yi ve Kyoto Protokolünü 12’şer yıl geç imzalayan ve taraflara kabul ettirmeyi başardığı “özel koşullarını” öne sürerek herhangi bir sera gazı azaltım yükümlülüğü üstlenmemiş olan Türkiye Paris Anlaşması dönemecine girerken vites arttırarak ulusal katkı niyet beyanında bulunmuştu.

Tarihinde ilk kez “artıştan azaltım (%21)” hedefi belirleyen Türkiye’nin beyanının dayandığı bazı varsayımlar eleştiri konusu olmuş, ekonomik büyüme ve elektrik talebindeki artış gibi parametreler gerçekçi bulunmamıştı. 1990-2013 yılları arasındaki sera gazı salım artışı %110.4 olan Türkiye sera gazı salımlarında en azından 2030’a dek bir zirve görmeyecek.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) güncel verilerine göre ülkenin toplam sera gazı salım miktarı 2014 yılında 467,6 Mt CO2e (milyon ton CO2 eşdeğeri) oldu. Sera gazı salımlarındaki en büyük payın %72,5 ile enerji kaynaklı salımlara ait olduğunu belirtmekte fayda var.

Türkiye’nin kişi başına düşen sera gazı salım miktarı da TÜİK verilerine göre 1990 yılına göre %125 artış göstererek 6,08 ton/kişi oldu. Kişi başı salımların pek çok ülkeye ve dünya ortalamasına göre düşük oluşu Paris Anlaşması sürecine dek Türkiye’nin özel koşulları arasında sürekli olarak vurgulanan bir parametreydi.

Ancak Paris Anlaşması çerçevesinde bu tablo yakın gelecekte değişecek ve Türkiye’nin bu bağlamda bir özel koşulu kalmayacak (Şekil 8). 2020 itibari ile AB ortalamasını, 2030’ların başında ise ABD ve Çin ortalamasını geçecek Türkiye’nin “gelişmekte olan” bir ülke olarak finansman ve teknoloji desteğine erişimi bu tabloyu değiştirmek için ek adımlar atılmadıkça yakın gelecekte zorlaşacaktır.

şekil8

Şekil 8. Paris Anlaşması ile beraber yakın gelecekte bazı ülkelerin kişi başına düşen salımları nasıl değişecek? (Kaynak: Carbon Brief, Türkiye INDC dokümanı ve TÜİK verilerine dayanarak yazar tarafından yeniden üretilmiştir.)

Türkiye’de 2015 yılında toplam 956 MW kapasiteye sahip 2,114 rüzgâr tribünü sisteme eklemlendi. Aynı yıl elektrik talebinin yaklaşık %6’sı rüzgârdan sağlanabildi. Rüzgâr enerjisi kurulu gücü ise toplamda 4,694 MW’a ulaşmış durumda.

Yenilenebilir enerji ve iklim politikasında artan ivmelenmeye karşın Çin ve Hindistan’ın ardından dünyada en fazla kömürlü santral kapasite artırımı planlayan 3. ülke Türkiye oldu. Sürekli olarak gündeme gelen “artan enerji talebi” ve “enerji güvenliği” argümanları sağlam temellere dayanmıyor. Örneğin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin enerji talebinin iki katına çıkacağı iddiası iyimser tahminlere göre dahi gerçekçi gözükmemekte (Şekil 9)

şekil9

 Şekil 9. Türkiye’de Elektrik Enerjisi Tüketimi 2000-2014 (Kaynak: TÜİK, TEİAŞ verilerine dayanarak yazar tarafından üretilmiştir)

Bunun yanı sıra “arz fazlasının gittikçe arttığı” ülkemizde yerli finans kuruluşlarının yeni yapılacak kömür santralleri için ihtiyaç duyulan finansmanı sağlamakta isteksiz olduğu bir gerçek. Bu noktada Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın açıklamaları kritik. Mevcut düşük fiyatlarla üretim yapmakta zorlandıklarını belirten üreticilere 7 sentlik alım garantisi teşviki verilmesini gündeme getiren Albayrak yine talep artışı, enerji bağımsızlığı gibi argümanlar kullanmayı tercih etti.

Kömüre teşvik karbonsuz ekonomiye dönüşümde engel

Fosil yakıtlara sağlanan sübvansiyonlar düşük karbonlu ekonomiye geçiş önündeki en büyük ve yapısal engellerden sayılabilir. Küresel çapta sübvansiyonların enerji kaynaklarına göre dağılımına bakıldığında aslında neyin ters gittiğini görmek mümkün (Şekil 10). İklim değişikliği problemini tetikleyen fosil yakıtlar toplamda %69’lık bir paya sahip.

şekil10

Şekil 10. Farklı enerji kaynaklarının küresel enerji sübvansiyonlarındaki payı ne? (Kaynak: Koplow 2014, Çeviren: Yazar)

G20 ülkeleri 2009 yılında aldıkları bir karara göre 2025 yılından önce fosil yakıt sübvansiyonlarını sıfırlamak durumundalar. Ancak buna uymak yönünde ayak direttikleri kesin. IEA’nın tahminlerine göre 2008-2013 aralığında 40 gelişmekte olan ülkede fosil yakıt tüketim teşviki 548 milyar dolar civarında gerçekleşmiş.

IISD tahminlerine göre Türkiye’de kömür endüstrisine 2013 yılında 730 milyon dolarlık teşvik sağladı. OECD envanterine göre ise fosil yakıtların tümüne sağlanan destek rakamı 2014 yılında 911 milyon doları bulmuş durumda. Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine harcanabilecek yatırımların büyük kısmının önünü kesen; devlet bütçesinde büyük bir yük oluşturan bu sübvansiyonlar düşük karbonlu bir ekonominin gelişmesinin önünde engel teşkil ediyor.

Bu, ülkenin iklim değişikliği ile mücadelesini de baltalayan bir unsur. Sevil Acar ve Eriç Yeldan’ın makalesine göre Türkiye’de fosil yakıtların üretimine sağlanan teşviklerin kaldırılması halinde 2030 itibari ile Türkiye’nin sera gazı salımlarında %2.5’lik bir düşüş olacağı hesaplanmakta. Buna ek olarak bölgesel yatırım sübvansiyonlarının kaldırılması ek olarak %5.4’lük bir salım azaltımına tekabül ediyor. Makro-ekonomik etkilerin çok belirgin olmayacağı bu hamleler sayesinde kaldırılan sübvansiyonlar yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği gibi tedbirlere kanalize edilebilir, Türkiye iklim değişikliği mücadelesinde ve kamu yararı açısından kazanç elde edebilir.

Kömürün “ödenmeyen” gerçek maliyeti…

Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan Tufanbeyli Termik Santrali’nin açılışını yaparken “ben milletin menfaati ne gerektiriyorsa onu yaparım” demişti. Milletin menfaati, enerji bağımsızlığı, milli kaynaklar gibi vurgular yapan Erdoğan kömürün (sermaye tarafından) “ödenmeyen faturasını” dikkatlerden kaçırmak istercesine “Siz çevrecilere kulak asmayın” dedi. Bu ödenmeyen faturanın bazı kalemlerine göz atmak gerekirse:

AB’deki sera gazı salımlarının yaklaşık %17’sinin sebebi kömür santralleri. İngiltere, Polonya ve Almanya ise AB’nin en büyük kirleticilerden… AB’de kömürün toplumsal sağlık maliyeti üzerine yapılan çalışmalar her yıl 23.000 AB vatandaşının kömür santrallerinden atmosfere karışan salımlarla bağlantılı olarak erken ölümle hayatını kaybettiğini ortaya koymakta.

Türkiye’de ise termik santrallerden kaynaklanan hava kirliliğinin tahmin edilen toplumsal sağlık maliyeti yıllık 3.6 milyar avro ve yaklaşık 3 bin ölüm vakası… Toplumsal sağlık üzerindeki etkileri ile hesaplandığında kömüre dayalı elektrik üretimi ne AB’de ne de Türkiye’de asla ekonomik bir çözüm veya “milli menfaat” unsuru değil.

Kömüre dayalı elektrik üretiminin su kaynakları üzerindeki yıkıcı etkisi son yıllarda sıkça gündeme gelmekte… Bazı ülkelerde kömüre dayalı elektrik üretimi sebebi ile kullanılan su miktarı toplam nüfusun kullandığından daha fazlasına tekabül etmekte. Kömürün yeraltından çıkarılmasından tutun santralde gördüğü işlemlere ve atık yönetimine yaşam döngüsü çerçevesinde bakıldığından durum daha da vahim.

500 MW’lik açık devre su soğutma temelli bir kömür santralinin tam kapasite çalıştığı her 3 dakikada bir olimpik bir yüzme havuzunu doldurmaya yetecek su çekişi olduğunu söylemek işin boyutuna dair ufak bir fikir sunabilir. Greenpeace’in son dönemdeki bir çalışmasına göre Türkiye’de yaklaşık 16 MW kapasiteye sahip kömür santralleri hâlihazırda aşırı su kullanım stresi altındaki bölgelerde faaliyet sürdürmekte.

İşin daha da kötüsü yeni kurulması planlanan santrallerin kapasite olarak %13’ü (7870 MW) da yine hâlihazırda aşırı su kullanım baskısı altındaki yerlerde faaliyete geçirilecek şekilde planlanıyor. Türkiye’nin enerji politikası su politikasından bağımsız düşünülmeden ele alındığında özellikle kömür konusunda kapasite arttırma planlarına şüpheyle ve kritik açıdan yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

Soma felaketi gibi sermaye güdümlü ve kar odaklı işleyen kömürün politik ekonomisi ve ekolojisi “ödenmeyen faturanın” dramatik boyutları arasında sayılabilir…

Sonuç yerine…

Paris Anlaşması bilimsel ve hukuki açıdan yetersiz ve naif bulunsa da sosyal ve ekonomik anlamda tüm kesimlere belirgin mesajlar gönderdi ve bunun emarelerini geçtiğimiz aylarda sıkça gözlemledik. Paris Anlaşması’nın önemi aslında yeni araştırmaları, yeni yatırım kararlarını, yeni planlama ve kalkınma anlayışlarını tetikleme ihtimalinde yatıyor.

Çevre bakanının Paris Anlaşması’nı imzaladıktan bir gün sonra termik santral açılışı yaptığını ve Enerji Bakanının kömüre yenilenebilir enerji üretimine sağlanana yakın bir teşvik dillendirdiği Türkiye’nin paradigmasındaysa belirgin bir değişiklik olduğunu söylemek şimdilik zor.

Ancak Paris Anlaşması’nın normal şartlar altında yürürlüğe girmesi beklenen 2020’deki iklim zirvesine ev sahipliği yapmak niyetindeki bir ülkenin iklim, enerji ve kalkınma politikasında sürprizler olacağını kestirmek de güç değil.

Ekonomik, çevresel, sosyal tüm boyutları ile ele alındığında Türkiye’de ve dünyada kömür çağının bittiğinin bilincinde olan devlet ve devlet dışı aktörlerin yoğunlaşan faaliyetleri ve artan işbirlikleri ülkede değişimin anahtarı olabilir.

Paris Anlaşması sonrasındaki müzakere sürecinde (Şekil 11) iklim finansmanı ve teknoloji transferi gibi noktalarda Türkiye’nin istediklerini alabilmesi önümüzdeki 4 yılı nasıl değerlendireceğine bağlı. Bu süreci hem ülkenin hem de gezegenin yararına kullanabilmek mümkün ve dahi elzem. (CG/NV)

şekil11

Bir hatırlatma: sosyal hareketler fosil yakıtları reddediyor!350_tshirt (1)

Paris’teki zirvenin son günlerinde olağanüstü hal uygulaması ve yasaklara rağmen büyük bir katılımla gerçekleşen “kırmızı çizgilerimiz” eylemi de fosil yakıtlara dayalı bir ekonomide gerçek maliyetini halkların, ekosistemlerin ve gezegenin ödediği gerçeğini gündeme taşımış; mücadelenin artarak devam edeceğinin öncül sinyali olmuştu.

Bu hareketlenme kabararak devam ediyor. Paris Anlaşması’na giden yolda oldukça aktif olan uluslararası iklim hareketleri ve yerel sosyal hareketleri güç birliği Paris rüzgarını arkalarına alarak 15 Mayıs’ta “fosil yakıtlara son” mesajı vermek ve iklim, enerji, kalkınma tartışmasında paradigma değişimi için dünya genelinde eş zamanlı sivil itaatsizlik eylemleri gerçekleştirecekler. Ülkemizde Aliağa’da gerçekleştirilecek bu dayanışma Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamındaki sorumluluklarını daha en başından ihmal etmemesi adına önemli bir hatırlatma anı olacaktır.

Ayrıntılar için: www.fosilyakitlardankurtul.org

Yararlanılan kaynaklar

*Cem Gündoğan

Arif Cem Gündoğan özel sektörde iklim değişikliği danışmanlığı yapıyor. İklim değişikliğine sektörel uyum, iklim politika tedbirlerinin politik ekolojisi konuları üzerine bağımsız araştırmalarına devam eden Gündoğan, aynı zamanda Ekoloji Kolektifi Derneği’nin iklim adaleti konusunda yürüttüğü çalışmalara katkı sunuyor.