(Osman Elbek / BİA – 7 Haziran 2016)

Gandalflar, Frodolar, cüceler, Elfler değildir kötülüğü kovacak olan… Sam’ın dediği gibi “bu dünyada kalmış olan küçücük bir iyiliğe” tutunabilen ve bu iyilik için savaşmayı göze alabilenlerde saklıdır kurtuluşumuz.

“Her şey büyük yüzüklerin yapımıyla başladı” ve devamı kendiliğinden geldi.  Zaten en “bilge”, en “adil” olanlar ve hatta büyük zanaatkârlar bile koruyamazken kendilerini, nasıl koruyabilirdi ki “varlıklar içinde güce en düşkün olan” insan kötülükten kendisini? Kendilerine adalet savunucuları diyenlerin adaleti ortadan kaldırdığı bir zamanda, kibirli haşmetiyle insanı ezen bir sarayın karanlıklarında gizlice dövüldü herkese “hükmedecek o tek yüzük”.

Böylelikle her şey tek bir yüzüğün emrine geçti. Tek’likler sardı dört bir yanı. Tüm farklılık ve çeşitlilikler bir’liğin uğruna yok sayıldı. Hakikatlerin çoğulluğu tek’e indirildi. Egemenin sözünün ötesine düşen her ses “hain” ilan edildi. “Yedi düvel” hikâyeleriyle daimi bir ergenliğe hapsedilen “hayali cemaat”in çocukları ise bu dönüşüme dünden hazırdı: neoliberal dünyanın mağlupları, neo-Osmanlıcı hezeyanlarla onarmaya çalıştılar “yara”larını…

a3Haksızlık etmeyelim: “hür halklarının düşmanı Sauron mağlup edilmişti” ya da en azından gücü kırılmıştı yakın bir zaman önce. Ama ne çare… Nasıl ki İsuldur’un tamahkârlığı kötülüğü sonsuza kadar yok etmesini engellediyse, benzer bir tamahkârlık, güç yüzüğünün var ettiği hendek ve tanklarla bu toprakları “ölüm ülkesi”ne dönüştürdü: Dünya zaten çıkarlar uğruna herkesin her şeyi gördüğü ama görmezlikten geldiği sessizlik ve kötülük çağındaydı..

“Yapmamız gereken, bize verilen zamanda ne yapacağımıza karar vermek” diyen Gandalf’a inanıp Haziran’ın sekizinci “günün(ün) şafağında” Doğu’dan çıkıp gelen umuda sarıldık. Ama olmadı: öyle ya kötülük kolaylıkla defedilemezdi. Hem Orta Dünya’da nice savaşlar olmuş, nice acılar yaşanmış, nice gözyaşları dökülmüş ve ancak Mordor’un Kara Kapıları’nın önlerine gelinebilmişti. Daha kötüsü bir Aragorn’umuz bile yoktu: Gözlerimizde büyüyen, dilimizi ve dimağımızı esir eden korkularımızı alt edebilecek ve bize “kardeşlerim! Gün gelir insanlar cesaretlerini yitirebilir, dostlarına sırt çevirebilir ve tüm kardeşlik bağlarını koparabilir. Ama bugün o gün değil” diyebilecek ve bizleri kardeş olduğumuza inandırabilecek bir Aragorna1’umuz bile yoktu.

Aksine bu topraklarda Aragorn olmaya kalkışanlar, içimizdeki kardeşlik ateşini harlayacaklarına kardeşlerimize dokunmak isteyenlere destek olmaktaydılar hiç utanmadan: Dünya ilanihaye -bir kez daha- ateşin ve ihanetin hükmüne tabi olmuş görünüyordu.

İşte tam da bu ortamda hepimiz, teker teker Mordor’un Kara Kapıları’nın önünde bir başımıza kala kaldık. Büyük kötülüğün hepimizi gözetlediğini, ayrıştırdığını, sürgün ettiğini ve atomize ederek yok ettiğini biliyorduk.

Onun görüşünden kaçabilen yoktu. O her yerdeydi. O her şeydeydi: Gazetede, notta, kâğıtta; radyoda, televizyonda, internette; arkadaşın bir sorusunda; teşkilatın topladığı bilgi notunda; ve en önemlisi her yürekte kazınmıştı O. Her yerde hep aynı harfler, sözcükler ve duygularla tekrar edilmekteydi. Ve her tekrar ediş, bilinci kat edip bilinçdışının derinliklerine nüfuz etmekte ve buranın her şeyi yerlileştiren ikliminde “milli” ve “yerli” biçimde O yeniden varedilmekteydi. Acı ama gücünü kardeşlikten yana kullanabilecek olan Sarumanlar bile öğrenilmiş çaresizliğin ve her durumda kazanmak isteğinin baştan çıkaran gücü nedeniyle onunla anlaşma yolunu seçmişlerdi. Hâsılı kelam, tek başımıza kalmıştık Mordor’un Kara Kapıları’nın önünde…

Ama ne iyi ki, yüzüğü almayı reddederek Sauron gibi bir karanlık Maia olmamayı seçen Galadriel haklıdır: “Kişilerin en ufağı bile geleceğin akışını değiştirebilir”.

a2Evet, büyük güçlerden vazgeçmeyi kabul ederek “buçukluk” olmaya ulaşabilenler geleceğin akışını değiştirebilirler. Çünkü “sıradan insanların sıradan zamanlarda yaptığı küçük şeyler ve sevgi gösterileri”dir kötülüğün sonunu getirecek olan. İki insan arasında; birbirinin diline yabancılaşmış, birbirlerine düşman edilmiş iki insan arasında kurulan ilk bağda saklıdır Sauron’un kötülüğünü yok edecek olan yegane güç…

“Büyük” sözler; kapitalizm, emperyalizm, sosyalizm çözümlemeleri değildir kötülüğü aşacak olan… “Güçlü” kahramanlar; Gandalflar, Frodolar, cüceler, Elfler değildir kötülüğü kovacak olan… Aksine kötülüğün ortadan kalkmasından sonra mutluluğu yakalayabilen tek kişi olan Sam’ın dediği gibi “bu dünyada kalmış olan küçücük bir iyiliğe” tutunabilen ve bu iyilik için savaşmayı göze alabilenlerde saklıdır kurtuluşumuz. Hiç kuşkusuz “umut doğar genellikle, her şey umutsuzlaştığında” diyen Legolas’a inanalım. Ama umudun insanı eylemsizliğe hapseden kör edici kendiliğindenci iyimserliğinden de uzak duralım. Öyle ya “Umut, zafer demek değildir”.

Bizi ve her şeyi gözetleyen o “göz”ün işaret ettiği gibi “ben”in de kötülüğün de dölyatağında şekillendiğini ve bu anlamda “insani” olduğunu unutmayalım. Güce en düşkün varlık olarak yaşamımız boyunca bir yanımızın Frodo, bir yanımızın Gollum olduğunu; evde, okulda, işte, sokakta “baba” olmaya kalkıştığımız her durumda; Kara Kapılar’ın ardında, bütçesi, danışmanları, militer ve paramiliter güçleriyle bizi gözetleyen ve bilinçdışımıza seslenen “büyük kötülüğü” alt edemeyeceğimizi görelim.

Diyalektiğin varoluşsal çelişkisi nedeniyle her şeyin karşıtını içerisinde barındırdığını, bu bağlamda öteki olmadan var olamayacağımızı ve dahası dünyaya hükmetme arzumuzdan vazgeçmezsek daima kötülüğün emrine tabi kalacağımızı, bu büyük arzumuzu – arzu nesnemizi bıraktığımız anda ise iğdiş olup eksik kalacağımızı bilelim. Yaşam denilen bu cangılda var olurken var ettiğimiz bu kurucu eksikliğimizi, ancak öteki’ni kardeş saymakla anlık ve geçici bir süreyle tamamlayabileceğimizi ama hemen sonrasında yine eksikliğe “düşeceğimizi” ve ölene kadar hep ama hep eksik kalacağımızı farkedelim. Her şeyden önemlisi onca yolu kat edip yorgunluktan bitap düşüp Mordor’a vardığımızda da orada “kendi suretimizden başka kimseyi bulama”yacağımızı artık kabul edelim.

İşte ancak tüm bunları başarabildiğimiz zaman “baba”nın şerri nedeniyle toplumdan öteye sürgün edilen kardeşler olarak hep birlikte “güneşin sofrası”nda yanyana bağdaş kurabilir, eksikliğimizin gücü ile “baba”yı öldürebilir ve yeryüzünü aşkınyüzüne çevirebiliriz.

Osman Elbek

Tıp doktoru. Halen Adnan Menderes Üniversitesinde öğretim üyesi. Sağlık, siyaset ve politika konularında makaleler yazıyor. Tanıklık (2010, Ürün Yayınları), Antep (2011, İletişim Yayınları), Neoliberalizm ve Mahremiyet (2011, Metis Yayınları), Tıp Bu Değil (2012, İthaki Yayınları), Tıp Bu Değil 2 (2013, İthaki Yayınları), Kapitalizm Sağlığa Zararlıdır (2013, Hayykitap), Tıp Budur! (2014, İthaki Yayınları), Bilim ve Toplum (2015, Evrensel Basım Yayın) ve Türkiye’de Sağlık Siyaset Piyasa (2015, Notabene Yayınları) isimli kitapları / kitaplarda bölümleri vardır.