(Erol Malçok / BİA – 18 Haziran 2016)

Murray Bookchin’in temel çıkış noktası insanın insana olan tahakkümünün insanın doğaya olan tahakkümünü doğuruyor olmasıdır. Bu nedenle toplumsal ekoloji kavramını oluşturdu. Onun toplumu bir ekosistem gibidir.

Kendi sonumuza hiç bu kadar yaklaşmamıştık. İçilebilir su kaynakları hızla tükenirken, gıdalarımız zehir doluyken ve soluyacak temiz hava bulamazken bu “akıl tutulması” niye?

İnsan, doğrusal ve gelişimsel baktığı tarihinde kendini en özgür zannettiği şu zamanda en köle durumda olmanın paradoksunu yaşıyor. Nasıl mı? Onca tarihsel deneyim, birikim ve mücadeleye rağmen, tüm canlı yaşamı onarılmaz şekilde tahrip eden kapitalist sistem karşısında ücretli bir köle olarak. Bırakın çocuğuna bir gelecek sunmayı, kendi geleceğini bile ufukta göremeyen basiretsizlik abidesi bireyler olarak. Savaşlar ve göçler ortasında kalmış, duygusuzlaştırılmış bir seyirci olarak, üstelik faillerin kim olduklarını da bilerek.

Bu durum insanda psikolojik bir yarılmaya yol açmıyorsa ya tehlikenin farkında değildir ya da henüz kendi yaşamının tam anlamıyla kötürümleşmemiş olmasının bencilliğiyle hissiyatsız bir tüketici olmaya devam ediyordur.

Kapitalizm “ya büyü ya öl” ekonomik yasasıyla yalnızca “doğanın düşmanı” değil, insanı insanlıktan da çıkaran bir sistemdir aynı zamanda. Çünkü insan yaşadığı yabancılaşmayla hem kendi türüyle ortaklığını kaybedip darmadağın olmuş, bireycileşmiş ve tahakküm ilişkilerine yönelmiş hem de diğer canlı türlerine hunharca davranmaya başlamıştır. İnsanı bu hale sokan sistemin kara tablosuna karşı, geçtiğimiz yüzyılda çevreci hareketlerle beraber sayısız isyanlar ve bazı ülkelerde de devrimler oldu, ama hiçbiri geleceğe taşınan bir umut olamadı. Sosyalizm deneyimleri ilerlemeci ve kalkınmacı mantığıyla doğa tahribatına katkıda bulunurken, ekonomik ve sosyal alanda devletçiliğe yöneldi. Stalin’in girişimiyle sosyalist enternasyonalden kovulan Yugoslavya’nın yalnız ve mecbur kaldıktan sonra, kısa sürede belli bir başarı sağladığı özyönetim uygulaması ise milliyetçilik kışkırtmalarıyla dağıldı. Yeşil politik partiler de, özellikle Alman Yeşilleri, milletvekilliği olanaklarına razı olarak sisteme makyaj malzemesi oldu. Anarşist hareketler ise İspanya’daki kısa süreli başarı dışında süreğen bir etkinlik gösteremedi. Fakat anarşistlerin önemli bir kısmının ekoloji, tahakküm ilişkileri ve devlet konusunda daha tutarlı politikalar izlediğini belirtmeliyiz.

İkinci dünya savaşını izleyen yıllarda sosyalizm pratiğinin giderek bürokratik-otoriter devletlere dönüşerek beklentilere cevap vermemesi radikal devrimcilerde bir yenilgi havası yarattı. Bu durumu üzüntüyle karşılayanlardan biri de Murray Bookchin’di. Ancak Bookchin kendi dönemindeki insanların tersine sosyalizm ve anarşizm pratiklerini eleştirel bakışla ele alıp yeniden kurgulama yönünde bir devrimci arayışa girdi. Artık onun gündeminde ne devlet sosyalizmi ne de iktidarı habis bir kötülük olarak görüp ondan fellik fellik kaçan bir halet-i ruhiye vardı. Bookchin’i asıl ilgilendiren şey iktidarı iyi ya da kötü olarak tanımlamaya uğraşmak değil, iktidarı kimin kullanacağıydı. Seçkinler mi? Halk mı? Örneğin dünyanın en büyük anarşist işçi sendikası olan CNT (Ulusal Emek Konfederasyonu) 1936-37 İspanya iç savaşı ve devriminde, özellikle Katalunya’da Francocu faşistleri yenmeyi başarmış, fiili iktidar işçi ve köylülerin eline geçmişti. Ama sendikadaki bazı delegeler, şiddetli iktidar karşıtlıklarından dolayı, kendi öz örgütlenmesiyle yönetimi şekillendirmek yerine liberal burjuvalar, sosyalistler, stalinistler ve diğer faşizm karşıtlarıyla koalisyonu tercih ederek yeni hükümette bakan olmuşlar ve hatta ironik biçimde kendi eski yoldaşlarına işkenceye varacak uygulamalara imza atmışlardı.

Bookchin’in temel çıkış noktası insanın insana olan tahakkümünün insanın doğaya olan tahakkümünü doğuruyor olmasıdır. Bu nedenle toplumsal ekoloji kavramını oluşturdu. Onun toplumu bir ekosistem gibidir. Her şey birbirine bağlı ve “karşılıklı yardımlaşma” içerisinde olmalıdır. Bu ekolojik – holistik anlayışta; toplumsal cinsiyet – ekonomi – hayvan hakları- doğanın dengesi- etnik sorun gibi konuların hiçbirisi diğerinin önüne geçmez. İnsan, bu konulardaki sorumluluklarını üstlenerek, hiyerarşik olmayan, yüz yüze konuşarak kararlar aldığı meclisler aracılığıyla ancak özgürlüğünü yaşayabilir. Bunları hayata geçirmek için devrimi beklemeye de gerek yoktur. Örgütlenilebilen mahalle, kasaba, ilçe meclisleri aracılığıyla ve özgürlükçü belediyecilik anlayışıyla kent içinde adeta başka bir uygulama alanı oluşturulur. Bu aynı zamanda, bir toplumsal siyasi krizle halkın sokaklara döküldüğü devrimci durumda kurumların hazır olması anlamına gelir. Aksi takdirde toplumun birden ortaya çıkan isyanı, muhatabını bulamadığı için sönümlenip kaybolacaktır. Bookchin’in meramını anlamaya bir giriş olması açısından üzerinde önemle durduğu konuları kısaca aktaralım;

Hiyerarşi ve sömürü

Felsefesinin temelinde ekoloji bulunan Bookchin düşüncesine son derece genel politik bir giriş yapmamızın sebebi; insanın doğa ve diğer canlılarla kurduğu ilişkiyi, kendi politik bakış açısının yanı sıra, nasıl bir toplumda yaşadığının belirliyor olmasıdır. Her türlü hiyerarşik ilişki, toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş durumda. Hiyerarşinin çözülüşü Murray Bookchin’in en önemli sorunsalıdır diyebiliriz.

Zaten, en kapsamlı çalışması olan Özgürlüğün Ekolojisi kitabının alt başlığı da “hiyerarşinin ortaya çıkışı ve çözülüşüdür.” Eğer hiyerarşiyi yok etmek istiyorsak ilk önce onun nasıl ortaya çıktığını anlamalıyız. Hiyerarşinin ortaya çıkışı ve tarih boyunca aldığı biçimleri anlatmak bu yazının boyutlarını aşacağı için, okurlara söz konusu kitabı okumalarını salık veririz. Ancak şunu belirtmeliyiz ki; insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm, doğaya olan tahakkümünü doğururken tarımsal etkinlik yoluyla da toprak mülkiyetine geçilmiştir.

Mülkiyet sahibi erkeğin, kadınlar üzerinde cinsiyetçi-ekonomik ve diğer erkekler üzerinde ise ekonomik tahakküm kurması doğadan alınan gücün daha fazla tahakküme yol açmasına sebep olmuştur. Bu kısır döngü giderek güçlenerek günümüze kadar ulaşmıştır. Oysa yazı öncesi kültürlerde insanlar kendilerini “yaradılışın efendileri” olarak değil, doğal dünyanın bir parçası olarak görüyorlardı. Ne doğanın üzerinde ne de aşağısındaydılar. Onun yalnızca içindeydiler.

Ekolojik toplumlarda bireyler, yaş grupları ve cinsiyetler arasındaki- ve insanlık ile çeşitli canlı cansız doğal fenomenler arasındaki- farklılıklar hiyerarşi şeklinde görülmek yerine “çeşitlerin birliği” olarak görülür. Doğadaki çeşitlilikte karşılıklı gereklilik bütün yaşamı oluşturur ve akışkan kılar. Burada insanın karşılıklı yardımlaşmaya daha yatkın oluşunun müthiş bir tarihsel açılımını yapan Richard Sennett’in “Beraber” isimli kitabını anmadan geçmeyelim.

Doğa meselesi

Neyin doğal neyin doğal olmadığına dair yargılar uzun zamandır sürdürülen tartışmalara ve etik karışıklığa sebep olmuştur. Batı felsefesi merkezli yaklaşım el değmemişlik üzerinden birinci doğa ve insan müdahelesi üzerinden gelişen ikinci doğa kavramlarını felsefi literatüre sokmuştur. Bu durum insanın ve eylemlerinin doğal olmadığı gibi yaygın bir kanı oluşmasına yol açmıştır. İnsan ve ürettiği şeyleri doğa dışı görmemiz mümkün değildir. Tabii ki bu söylem insan eliyle oluşturulan kimi nesnelerin ve faaliyetlerin inorganikliğini görmezden gelmeyi gerektirmez. Sorun, oluşan bu “ikinci doğa” yı neye ve nasıl evrilteceğimiz sorunudur. “İkinci doğa” yı yok edip yerine tekrar “birinci doğa” yı koyma karşıtlığı üzerinden bir çözüm yaklaşımının nesnel bir temeli yoktur.

Murray Bookchin vahşi “birinci doğa” ve insan eliyle yaratılan toplumsal ikinci doğa ikilemine karşı çıkar. Bu iki gelişimi yadsıyamayacağımız yaratıcı ve ortak bir evrim olarak ele alır. Bookchin, insanlığın zihinsel ve kültürel anlamda ulaştığı aşamadan ilksel duruma geri dönemeyeceğini ve fakat elinde olan imkan ve nesneleri nasıl kullanması gerektiğine dair bir ekolojik etik geliştirmeye ihtiyacı olduğunu söyler.

Mistik ekolojistler ise “biyomerkezci” kavramlarıyla insanlığın ve ikinci doğanın sorunlarını sıklıkla aşağılarlar. Böylesi ekolojik bakışlar “vahşilik” olarak düşündükleri birinci doğaya saygıda kusur etmezken genellikle insan türünü evrimsel bir felaket, biyosferdeki bir “kanser” olarak görür. Bookchin, hayatının önemli bir kısmında ekomerkezciliği insan düşmanlığına kadar vardıran derin ekolojistlerin radikal kanadıyla uğraşmıştır. Dave Foremran ve Christopher  Manes gibi derin ekolojistler özellikle insan nüfusunun yoğunluğu konusunda zalim ve mesnetsiz açıklamalarda bulunmuşlardır. Bunun yaratacağı en büyük sorun, insanın iyicil, onarıcı anlamdaki potansiyelinin ve sorumluluğunun yerine getirilemeyişi olacaktır. Oysa insan yıkma kapasitesi kadar yapma kapasitesine de sahiptir.

“Kentsiz kentleşme” kamusal alan ve teknoloji

Bookchin kent tarihini tamamen olumsuz olarak görmez. Ona göre; hareket alanı geniş erkeğin kadın üzerinde ve yaşlıların gençler üzerinde kurduğu gerontokratik hiyerarşi ve kan bağından kaynaklı istilacılığa dayalı savaş hiyerarşisi kabile yaşantısının can sıkıcı gerçekleridir. İlk kent yaşamı ise kardeşlik ve yurttaşlık hukukuna dayalı topluma geçiş açısından olumludur. Uzak geçmişin kentleri, aralarında farklılıklar olsa da doğal çevre, etik ve tinsellik üzerinden benzer yapılardaydı.

Eski kentlerde yurttaşlık kavramı, kendi yaşamının ve toplumun sorumluluğunu üstlenme noktasında hakkını veren bir içeriğe sahipti. Fakat kentler zamanla aşırı büyümüş, kır yaşamı ile arasında bir uçurum ve yabancılaşma oluşturarak sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Günümüzde oluşan ve nüfusu yirmi beş milyonlara ulaşan kentler tüketim ve toplumsal yaşam üzerinden baktığımızda göz korkutucudur. Kentin fazlaca büyümesi merkezileşmeyi ve merkezin otoritesini hat safhaya çıkarır. Bunun en önemli modeli ise ulus-devlettir.

Modernliğin yaratacağı en büyük sıkıntının insanın ruhunu kaybetmesi, birbirine ve doğaya yabancılaşması olduğunu Goethe, Fourier, Marx, Nietzsche, Dostoyevski ve Boudlaire eserleriyle birkaç yüzyıl önce ortaya koymuştu. Çok sevdiği Fourier’in takipçisi olarak Bookchin, bu bağlamda kamusal alana sahip çıkmayı çok önemser ve şöyle der;

“Bir kamu alanı yaratmak için özgür bir çaba içinde olmazsak eğer, siyasi topluluk kalıbı sadece metafor olarak kalır; hiçbir sese, yüze ve tutkuya sahip olamaz. Dolayısıyla bu topluluğun potansiyel bileşenleri yalıtılmış barınaklarında, amaçsız yaşamlarında, kişisel anonimliklerinde ve düşünceye dayalı olmayan “zevklerinde” özelleşir. Kullanmaya zorunlu tutuldukları elektronik araçlar kadar kansız, giydikleri modaya uygun giysiler kadar düşüncesiz, kendilerini avuttukları ev hayvanları kadar dilsiz hale gelirler.”

Bir toplumda kamusal alanların nitelikli varlığındaki büyüme o toplumun yaşam kalitesinin de gelişmesi anlamına gelir.

Teknolojiyi ve teknoloji üretimini incelediğimizde paradoksal bir durum karşımıza çıkıyor. Teknik, bir yandan yaşamı kolaylaştıracak büyük imkanlar sunarken bir yandan da üretim-tüketim süreçleriyle doğa tahribatının ve yabancılaşmanın kucağına iter bizi. Modern zamanların teknik anlayışı; hammadde, girdi-çıktı, azami kâr ve bol tüketim, eskisini atıp yenisini alma gibi konulara odaklanır. Antik Yunan’da ortaya çıkan techne anlayışı ise nesnelerin toplumun ihtiyacından fazla üretilmemesine, uzun ömürlü ve kolay tamir edilebilir olmasına dikkat eden zanaatkârlık içeriğine sahiptir.

Bookchin,  toplumsal-ekolojik sorunun çözümünü, tekniği bir kenara bırakıp emek yoğun çalışmada bulan kimi akademisyenleri şiddetle eleştirir. Onların işçilerin halini anlamadığını ve insanın kendi toplumsallaşması ve kültürel faaliyetleri için zaman yaratma ihtiyacını göremediklerini söyler. Ekolojik krizin sebebini nasıl ki sadece nüfus yoğunluğu olarak gösteremezsek kimi çevrelerin iddia ettiği gibi teknoloji sorunu olarak da gösteremeyiz.

İlksel toplumlara geri dönme düşü kursak bile, zihinlerimizde yer etmiş olan teknik bilgisi yok olmayacağı için, bize düşen şey onu doğadaki tahribatları gidermeye yönelik bir akılcılıkla ve sınırlanmış haliyle kullanmaktır. Bunun için de ihtiyaçlarımızı yeniden tanımlayıp, tüketimi en az seviyeye indirmek hayati önemdedir. Bir toplum düşünün, güvenlik sorunu ve reklam ihtiyacından dolayı her gece her yer yapay bir şekilde aydınlatılıyor. Başka bir toplum düşünün ki hırsızlık, taciz-tecavüz olmadığı için güvenlik sorunu yok. Kimse tüketime özendirilmediği için reklam diye bir olgu yok ve geceleyin şehirlerin üstüne çökerek gökyüzünü görünmez kılan onca gereksiz aydınlatmaya ihtiyaç duyulmuyor.

“Ne yapmalı”  “Nasıl yapmalı”

Bookchin’in çözüme ve başka bir dünyaya dair yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz;

İnsanın ve diğer canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi açısından, artık zorunlu hale gelen ve başka bir dünya hedefleyen ekolojik-politik hareketin sürekliliği esastır.

Doğayla uyumlu, kolektif ve sağlıklı bir ilişki geliştirebilmenin önkoşulu özel mülkiyetin, sınıfların, devletin ortadan kalkmasıdır.

Yaşadığımız toplumdan hayalini kurduğumuz özgür-ekolojik topluma geçmek, yoğun bir etik-entelektüel hazırlık süreci olmadan gerçekleşmeyecektir. Bu nedenle uzun bir eğitim sürecini göze almalıyız.

“Yeni programlar ve yeni politikalar bireyin yakın çevresi, ulaşım olanakları, ekonomik koşulları, çevre kirliliği sorunları, çalışma koşulları etrafında örgütlenmesi gerekir. Topluluk merkezli kooperatifler, mesleki merkezler ve nihayetinde yurttaş meclisleri kurarak iktidar mahallelere ve yerel yönetimlere aktarılmalıdır. Böyle bir hareketin başarısı, kazanacağı ani ve sürekli destekle ölçülemez.

“Başlangıçta geniş bir kamuoyunun dikkatini çekecek önemli meseleler ortaya çıkmadıkça yalnızca az sayıda insan böyle bir harekette çalışacak, mahalle meclislerine ve yerel yönetim konfederasyonlarına katılacaktır. İnsanlar kendi bölgelerinde oluşacak bir ekolojik hareket durumunda ateşli bir atılımla ortaya çıkabilirler. Bu bizi yanıltmamalıdır, çünkü bir anda yanan ateş aynı hızla sönümlenebilir. Önemli olan bu hareketlerin gelecekte yeniden çağrılabilecek bir gelenek yaratmaları ve sağladıkları popüler eğitimin topluluk üyeleri tarafından unutulmamasıdır. Topluluk, ekolojik-özgür toplum hedefini ödün vermeksizin bu eğitimlerde ortaya komalıdır” (Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi).

Yöneleceğimiz doğal tarım yoluyla, yalnızca besin tüketicileri olan bireyler olarak besin yetiştirme sürecine de dahil oluruz. Yabancılaştırıldığımız doğal dünyaya bir bütün olarak yeniden yakınlaşırız. Ve toprak varlığımızın bir parçası haline gelir.

“Özgürlükçü yerel yönetimcilik, ekolojik yönelimli bir ekonomi karşısında bütünlüklü bir yaklaşımı temsil eder. Tarım ve sınai üretimle ilgili kararlar ve politikalar yurttaşlar tarafından yüz yüze toplanılan meclislerde alınır; insanlar işçiler, çiftçiler ya da profesyoneller olarak değil, mesleki uzmanlıklarına bakılmaksızın üretim etkinliklerinin yönlendirilmesinde yer alacak yurttaşlar olarak bu meclislere katılırlar. Meclislerde, gettolaştırılmış varlıklar olarak değil en üst düzeyde işleyen varlıklar olarak iş görürler.”

“Ekolojik bir topluluk, toprağı, fabrikaları, üretim ve dağıtım alanlarını merkezileştirmek yerine, ekonomisini yerel yönetime dönüştürür ve diğer yerel yönetimlerle bir araya gelerek kaynaklarını bölgesel bir konfedere sisteme dahil eder. Toprak, fabrikalar ve ilişkiler mülkiyetçi bir çıkar geliştirebilecek işçi-üreticiler tarafından değil, özgür toplulukların halk meclisleri tarafından denetlenecektir. Bir anlamda herkes öz çıkarını düşünen bir ben, sınıfsal bir varlık ya da özelleşmiş bir kolektifin parçası olarak değil, bir bilinçli yurttaş olarak iş görecektir. Herkesin topluluğa elinden gelen en iyi biçimde katkıda bulunduğu ve ortak üretimden ihtiyaç duyduğu şeyi aldığı bir toplumda, özelleşmiş çıkarlarından bağımsız bir biçimde yaşayan birey, yurttaşlığa önceden görülmemiş geniş bir maddi dayanak kazandıracaktır.”

Ekolojik bir toplumun, yerleşik bulundukları doğal ekosisteme uyum sağlamış müstakil meskenlerin ya da daha küçük hane komünlerinin oluşturduğu birer komün olan, makul büyüklükteki yerel yönetimlerden oluşacağını söylemek hayalcilik olmaz. Topluluk halinde ya da birey halinde yaşama vizyonu, bugün olduğu gibi gelecek kuşaklarda da her bireyin alacağı kararlarla belirlenecektir.

Toplulukların birbirlerine her anlamda yakın olmaları sağlanır. Her yerel yönetim kendisine komşu olan yerel yönetimlerden makul bir ulaşım uzaklığında olur. Ulaşım raylı sistem, demiryolu, otobüsler gibi kolektif ve bisiklet gibi çevreci araçlarla sağlanır.

Yapılması gereken işler belli bir uzmanlık tanımlanmadan bireyler arasında dönüşümlü olarak yapılır. Charles Fourier,  kurguladığı komünlerde bunu ikişer saatlik dönüşümlü çalışma olarak tasarlamıştı. Böylece hem hiç kimse aynı işi yapmaktan sıkılmayacak hem de yeterince dinlenmeye, eğlenmeye ve sanatsal üretime zaman ayrılabilecekti.

Toprak ve bitkiler kendi doğal ortamında değerlendirileceği için kurulacak olan çeşitlilik ve denge sayesinde tarım ilaçlarına gerek kalmaz. Bazı bölgelerin olabildiğince büyük kısımları yaban yaşam için ayrılır. İnsan türcülüğünü esas alan planlamalara son verilir. Çeşitlendirilmiş bir iş süreci ve sağlık amacıyla bedenin fiziksel olarak kullanımı teşvik edilir. Spor ve dengeli beslenme aracılığıyla önleyici halk sağlığı uygulanır.

Güneş ve rüzgar enerjileri ihtiyaç temelinde yaygın kullanılır. Küçük ve çok amaçlı makinelere, insan ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmiş bir teknolojiye, nitelikli malların üretilmesine ve asgari bir enerji harcamasına dayanan sanayi tesisleri çeşitli bölgelere yerleştirilerek olabildiğince çok topluluğa hizmet edecektir. Ayrıca emekten tasarruf etmeye yarayan gereçlere -bunlar bilgisayarlar ya da otomatik makineler olabilir- büyük bir önem verilir. Bu, bireylere istedikleri boş zamanı yaratmada etkili olacaktır.

Her yönüyle talan edilmiş bugünkü dünya ile tanımlamaya çalıştığımız ekolojik toplum arasında, son derece karmaşık dönüşümlerle dolu, yeni bir politikanın olduğu kadar yeni bir duyarlılığın geliştirilmesini de içeren bir ara bölge bulunuyor. Buradan oraya yapılacak sıçramayı hiçbir tepeden inmeci yöntem gerçekleştiremez, keza böyle bir yöntem istemeyiz. İnsanlar kendi adlarına biçim veremedikleri bir şeyi denetleyemezler de. Bu şey onlara nasıl ihsan edildiyse, aynı şekilde kolayca ellerinden alınabilir.

Neleri yapıp neleri yapmamamız gerektiği hakkında bunca öngörümüz ve birikmiş tecrübemiz varken, mücadele olanaklarımız da büyüktür; kapitalist sistem yarattığı devasa kentler, nüfus ve açlık sorunu, su sorunu, göç sorunu, ekonomik adaletsizlik ve savaş politikaları üzerinden bugün büyük bir krizin eşiğindedir.

Ekolojik yıkım ise orta sınıfları da harekete geçirebilecek bir zemin oluşturmaktadır. Ulusal ve uluslararası enformasyonun ve bir araya gelebilmenin kolaylığı da ayrı bir imkândır. Tarihteki Paris Komünü, İspanya iç savaşı ve Yugoslavya özyönetim deneyimleri ise olabilirlik üzerinden bizlere önemli bir moral destek sağlar. Bu örneklerin kısa sürmesinden dersler çıkarmak kaydıyla tabi…(EM/NV)

Erol Malçok

1970 yılında Yozgat Sarımbey Köyü’nde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Başından beri bağdaşamadığı askeriyeden firar etti. Cezaevi süreci sonrası ordudan atıldı. 1995 yılında kitapçılıkta karar kıldı. Çeşitli yerel televizyon kanallarında çalıştı. İnsancıl, Evrensel Kültür, Aporia, Gaia dergileri ve Radikal İki’de yazıları yayınlandı. Antalya’da Kitapkurdu Sahaf’ı çalıştırıyor.