( Pelin Cengiz / Haberdar – 19 Haziran 2016 )

Yaklaşık üç yıl önce Filipinler’de Haiyan tayfunuyla birlikte yaşanan büyük iklim felaketinin yaşandığı günlerde Açık Radyo’daki programımıza 350.org’un Doğu Asya Koordinatörü Zephanie Danieles’i bağlamıştık. O programda Danieles, şöyle demişti: “Bizim başımıza gelenin bir ders olmasını dilerim ama devletler hala sera gazı emisyonlarını azaltma kararını erteleyip duruyor, bedelini ise bizler ödüyoruz. Bu eylemsizlik sonucunda Filipinler’de binlerce insan öldü. Bu bir suç. Filipinler’de insanlar iklim adaleti istediklerini haykırıyor. Yaşanan bu büyük felaketin ardından tüm dünyada iklim felaketini önleyebilmek için Haiyan’dan iki kat kuvvetli olmalıyız.”

Dünyanın her yeri aslında benzer bir kaderi paylaşıyor. Dünyada artık iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden ne sadece kuzey buzulları ne de zenginlerin yüzüne bakmadığı en yoksul kesimler etkileniyor. İklim değişikliğinin sebep olduğu aşırı yağışlar nedeniyle geçen aylarda Londra’nın, Paris’in halini gördük.

Toplumsal eşitsizliklerin sebep olduğu olumsuzluklar elbette en dezavantajlı ve en marjinalize edilmiş toplulukları en fazla etkiliyor, bu kesimleri iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olaylarının ve ekolojik yıkımların etkilerine karşı daha kırılgan hale getiriyor.

Kimileri ısrarla iklim değişikliğinin sebep olduğu derin insan hakları ihlallerini görmezden gelmeye devam ederken, pek çok bilimsel araştırma, iklim değişikliğinin en önemli etkilerinin giderek daha fazla insan sağlığı, küresel gıda güvenliği, ekonomik kalkınma ve göç hareketleri üzerinde olacağını gösteriyor. İklim değişikliğinin etkisiyle su kıtlığı ve kuraklık artarken, tarımsal verimlilik düşüyor, gıda fiyatları yükseliyor. Bunun sonuçlarını da en fazla çocuklar, kadınlar, yoksullar ve siyasal, sosyal ya da ekonomik sebeplerle ötekileştirilmiş gruplar çekiyor. İklim değişikliği 21. yüzyılın en büyük sosyal adaletsizlik kaynağı.

Tam bu noktada iklim sorunuyla, toplumsal ve çevresel adaletsizlik arasındaki ilişkiyi farklı açılardan derinlemesine inceleyen yeni bir kitaptan bahsetmek istiyorum.

Ekoloji Kolektifi’nin, “Ekolojik Haklar” serisinin ikinci kitabı olan Doğa ve Kent Hakları için Siyasal Stratejiler kitabında iklim adaletsizliğine işaret eden önemli veriler var. Bu veriler özetle, toplumsal adaletsizlik iklim adaletsizliğine yol açar, iklim adaletsizliği ise toplumsal adaletsizliği derinleştirir diyor.

Kitapta Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Aykut Çoban’ın kaleme aldığı “Toplumsal ve İklimsel Adaletsizlik Sarmalında İklim Siyaseti” başlıklı makaleden bahsetmek gerek. Çoban, ekolojik bir yıkımdan etkilenip etkilenmemenin sınıfsal konumlara göre belirlendiğine vurgu yaparken, aynı zamanda iklim değişikliğine yol açan koşulların da sınıfsal niteliğini ve kapitalist birikimle olan bağlarını saptıyor.

Dünyadaki servet dağılımıyla gelir eşitsizliğini ve çeşitli ülkelerle bölgeler bakımından kişi başına karbon emisyonu miktarları arasındaki uçurumu ortaya koyan makale, esas olarak yoksulluğun giderilmesi gerektiğini ancak şimdiye kadar bildiğimiz ve uyguladığımız yöntemlerle bunu başarmanın mümkün olmadığını söylüyor.

Makalenin önemli tespitlerinden biri şu: “İklim değişikliğinin etkilerine maruz kalmak bakımından toplumsal kırılganlık, toplumsal eşitsizliklere göre farklılaşmaktadır. Toplumsal kırılganlık, yoksulluk, sosyoekonomik statü, etnik köken, yaş, cinsiyet, gelişmiş/az gelişmiş ülke ayırımı, hükümetin kriz yönetme becerisi gibi etmenlere göre biçimlemektedir. Servet ve gelir adaletsizliğinin bir fonksiyonu olan yoksulluk ile sosyoekonomik statü, başka bir kavramlaştırmayla sınıfsal farklılığı belirten unsurlardır. İklim değişikliği, yoksul ülkelerde ve yerlilerin yaşadığı bölgelerde, yoksulluğu daha da derinleştirici bir etkide bulunur. Kentte olsun, kırda olsun, kapitalizmin sermaye/emek ilişkisi çerçevesinde ücretli emeğe bağımlı yoksul hane halkları, iklimdeki değişikliğin kötüleştirdiği gıda güvensizliğinin ve artan gıda fiyatlarının cenderesine sıkışmışlardır. Yeni açlık bölgeleri oluşmaktadır.”

Dolayısıyla, “toplumsal adaletsizlik giderilmeden iklim sorunu çözülemez. Bu demektir ki, iklim sorununun gerçek çözümü, adaletsizlik üreten ve adaletsizlik sayesinde varlığını koruyan kapitalist düzenden kurtulmakla mümkündür” tezine varan makalede görüş ve öneriler şöyle sıralanmış:

“Düzeni değiştirene kadar çok geç olabilir diyenler çıkacaktır. Düzen değişikliğinin de altyapısını oluşturacak siyasal mücadele örgütlemek bir zorunluluktur. Aşağıdaki unsurlar, eşitlikçi ve ekolojik yeni bir toplumsal düzen için siyasal mücadele amacı ekseninde biçimlendirilmiş bir hazırlık sürecinin araçları olarak işe yarayacaktır. Doğanın bozulmasını yavaşlatmak ve emek üzerindeki sömürüyü hafifletmek için:

– Eğitimin, sağlığın, suyun ve yayla, mera, orman, yeşil alan, park, bostan gibi ortak kullanılan ekolojik varlıkların özelleştirilmesine, ticarileştirilmesine, metalaştırılmasına karşı çıkmak, engel olmak, bunlardan yararlanmayı ve bunların yönetimini kolektifleştirmek

– Ücretsiz, güvenli, yaygın, dakik toplu taşıma sistemi ve ulaşım hakkı talebini, toplantılarda, mahalle meclislerinde, muhtarlıklarda, belediye meclislerinde, kent konseylerinde, millet meclisinde daha gür biçimde seslendirmek

– İklim konusunda bilgilenme hakkını elde etmek amacıyla medya üzerinde yoğun baskı ve talep oluşturmak

– Sermayenin, devletin ve hükümetin halka ve ekolojik varlıklara karşı düşmanca tavır güden iklim siyasalarına ve enerji siyasalarına karşı sokak muhalefetini yükseltmek. Gezi isyanı, HES, termik karşıtı ve benzeri pratikleri çoğaltmak ve yaygınlaştırmak

– Düzeni değiştirmek üzere iktidara yürüyecek siyasi özneyi kurmak, genişletmek, toplumsal kesimlerle, muhalefet odaklarıyla ve toplumsal hareketlerle buluşturup büyütmek

– Gelişmiş ülkelere karşı toplumsal ve iklimsel adalet talebiyle hareket eden uluslararası toplumsal hareketlerin parçası olmak

Bu öneriler çoğaltılabilir, kaldı ki, hiç biri özgün de değildir. Asıl vurgulanması gereken, bunların birer istasyon olduğunu kavramaktır; gidilecek yere ulaşırken her istasyonda durmak gerekmeyebilir. Önemli olan, eşitsizlikçi ve yıkıcı kapitalist büyümeye değil, toplumsal ve ekolojik adalete dayanan, eşitlik ve ekolojik ussallık ilkelerinin belirlediği bir toplum hedefine doğru yol alan siyasal mücadeleyi örgütlemektir.”