(Çiğdem Toker / Cumhuriyet – 27 Haziran 2016)

Yalova’daki son deprem, bir ülke ölçeğindeki İstanbul’a, beklenen büyük depremi hatırlattı.
Biliyorsunuz değil mi?
Beklenen o büyük deprem gerçekleştiğinde, başka bir şey konuşamaz hale geleceğiz. Eğer hayatta kalırsak tabii.
Ne yıkıcı başkanlık ihtirası, ne çatışma, ne Brexit, ne o ne bu.
Depremin, evimizde, kendimizde ve ruhlarımızda bırakacağı enkazdan başka bir konu kalmayacak hayatımızda.
Ve aynı yalanları onlarca kez tedavüle sokmaktan utanmayan siyasetçisinden doymak bilmeyen müteahhidine, küfürbaz işadamından, kalemini, ruhunu satmış “gazeteci”sine kadar, o felakette çalarak ya da susarak payı olan herkes ama herkes sorumluluğu yokmuş gibi davranacak.

***

Tabii ki haklısınız. Tabii ki ağzımdan ve klavyemden yel alsın. Ve bu depremin hiç gerçekleşmemesini dileyelim.
Eğer sadece dilemek, bilimsel öngörüleri değiştirecekse, koro halinde dilemeye devam da edelim. Ama bu dilekte bulunurken, İstanbul’un 1999 yılındaki fotoğrafları ile bugünkü fotoğraflarına yan yana bakmayı ihmal etmeyelim. Resmi rakamlara göre Marmara Depremi’nde en az 21 bin kişi yaşamını yitirdi. Gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğu hep söylendi.
Bu ölçekte bir afet yaşayan bir metropolün, bugün çoktan hazır hale gelmesi gerekirken; 17 yıl arayla çekilmiş fotoğraflar bize korkunç bir şey anlatıyor: Kaçıp sığınacak bir alan yok!
Oysa Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın adı bozulup henüz Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmamışken, rahmetli Bülent Ecevit, depremin ardından, “afet toplanma” amaçlı kullanıma yönelik olarak boş alan envanteri yaptırmıştı.

***

İşte o envanterdeki arazilerin büyük bölümü, AKP rejimindeik imar değişiklikleriyle ranta açıldı. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un “Osmanlı’dan sonra Türkiye’de maalesef bir zulüm tarihi oldu” dediği toplantıyı Fatih Belediyesi’nin düzenlediğini okuyunca aklıma geldi. Afet toplanma alanıyken imara açılan yüzlerce araziden biri, Fatih Belediyesi’nin Vatan Caddesi’nde imara açtığı 8 bin metrekarelik alandı. O araziyle ilgili olarak, lehine imar değişikliği yapılan şirketin sahibi Ömer Saçaklıoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın damadıÖmer Kavurmacı’nın sahibi olduğu bir başka şirket arasında; ortaklık olduğunu yazdım diye yargılandım.
Topbaş “Nepotizmi Affetmem mi Dediniz?” başlıklı yazımdan dolayı kendisine hakaret ettiğim iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, alt sınırı bir yıl olmak üzere 2 yıla kadar hapisle cezalandırılmamı istedi. Damadı Kavurmacı da benden 1 milyon TL’lik tazminat talep etti.
Bu davadan geçenlerde beraat ettim etmesine de bir konudaki merakım hâlâ sürüyor.
İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi, Fatih Belediyesi’nden davaya konu imara açma kararını istedi ve bu talebi birkaç kez tekrarladı. Ancak Belediye, istikrarlı bir biçimde mahkemenin talebini yerine getirmedi.
O davanın; kişisel olarak beraatımın ötesinde, İstanbul’da yaşayan milyonların yaşam hakkı bakımından halen önem taşıdığı düşüncesindeyim.
Beklenen büyük depremin yeniden tartışıldığı bu dönemde, İstanbul’u yerel düzeyde, Türkiye’yi de merkezi düzeyde yönetenler afet toplanma alanları konusunda herhangi bir açıklama yapma gereğini hissetmeyecek mi?
Bu soruya Fatih Belediyesi’nin düzenlediği “Tarihi ve Kültürel Yapısıyla Tarihi Yarımada” konulu toplantıda konuşan Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş’un bir cevabı muhtemelen yoktur.
Kaldı ki neyin afet neyin zulüm olduğuna pragmatist siyasetçilerin karar vermediği bilinmekte.
Afetler ve zulümler karşısında kimin ne yaptığı ve nasıl davrandığı ise buradan çok başka görünüyor.